CHP’yi arındırma gerekçesi ile biber gazları ve polis gücüyle teslim alan Kemal Kılıçdaroğlu’nun işi kolay değil. Çünkü parti grubu, PM grubu, parti üyeleri ve daha da önemlisi seçmenler bu gerekçeye ikna olmuş değiller.

Daha önceki seçimlerde kendisine karşı seçmende biriken tepki ve öfke, Butlan koltuğunu benimsemesiyle daha da artmış gözüküyor. Bu şartlarda CHP’yi yönetmesi imkansız.

Ortaya çıkan bu olağanüstü tablo karşısında, ezici çoğunluğu Özgür Özel taraftarı ama küçük bir grubu da Kılıçdaroğlu’ndan yana tavır alan seçmenlerin atışmaları, fanatik tribün taraftarlığı şeklinde gerçekleşiyor. Bu da doğaldır.

Ben de bu konuda taraflı olduğumu söylüyorum. Taraflıyım ama bağımsızım. Bu sayede iki tarafı da eleştirme hakkını kendimde buluyorum. Bu konudaki taraflılığım, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu yönetiminin harika olmasından değil, seçmende yaratılan umudun yargı operasyonları ve Butlan kararı ile ortadan kaldırılamaya çalışılmasından.

Sosyal medyada ve özel mesajlar veya arayarak görüş bildiren ve zaman zaman da gazete yazılarımı eleştirenler de oluyor elbette. Bu kaçınılmazdır. Ancak bu kaos ortamında zaten tartışmıyor, atışıyoruz. Kimsenin tutarlılık ve inandırıcılık aradığı yok.

Gelelim işin aslına. Siyaset pratiğimiz epeyce bir zamandır olağanüstü kirlenmiş durumda. AKP, MHP, CHP fark etmiyor. Sadece eldeki olanaklar ölçüsünde yolsuzluk, hırsızlık ve kayırmacılık uygulanıyor.

Bu olaylar patlak vermeden tekrarla dile getirdiğim bazı ifadeler vardı. Bunlardan biri şuydu: “Yolsuzluk, hırsızlık Mehter Marşı ile de olur, İzmir Marşı ile de.”

Söz konusu Kurultay’ı Özel’in kazanacağını tahmin etmiyordum. Çünkü bütün milletvekilleri ve İstanbul hariç bütün belediye başkanları Kılıçdaroğlu’nun yanında görüntü veriyordu. Tabi ki onlar da kazanacak olandan yana oynuyorlardı.

Özel ve İmamoğlu’nun kazanmasına sevindim, çünkü artık Kılıçdaroğlu ile muhalfetin, iktidar adayı olma ihtimali yoktu. Baykal’dan sonra Kılıçdaroğlu gelince de sevinmiştim, pek çokları gibi, çünkü Baykal ile de muhalefetin güçlenme şansı kalmamıştı.

Yedi sekiz yıl önce parti üyeliğime son vermiştim. Oysa Kılıçdaroğlu, CHP’nin başına geçince üye olmaya karar vermiştim. KESK eski yönetim kurulu üyelerinden Fikret Doğan hocamla birlikte, CHP İl binasının yolunu tuttuk. İl Başkanı Rıfat Nalbantoğlu idi. Ben de tanıyordum ama Fikret Hocam ile İsmail Cem’in YTP’de milletvekilliği adaylıkları vardı. Dolaysısıyla daha fazla siyasi mesaileri vardı.

Çaylarımızı içtik, sohbet ettik ve üyelik formlarını doldurduk. Formda bir de tanık ya da neyse adı ek olarak birinin daha imzası olması gerekiyormuş, o imzayı da İl Başkanı attı. Aidatlarımızı ödeyip çıktık.

Epey bir süre sonra bir vesile ile Ankara Genel Merkeze uğradık yine Fikret Hocam ile. Öğrendik ki, ikimiz de üye değilmişiz. Ya nasıl olur? Dönemin Genel başkan Yardımcılarından Alaattin Yüksel’in odasına gittik. Durumu anlattım, güldü. Yani anladı durumu. Sekreterden üyelik formları istedi. Böylece üye olduk.

Meğer İzmir İl Binasındaki doldurduğumuz formlar, muhtemelen biz asansöre binmeden çöpü boylamış.

Binlerce örnek olay var ve onlarcasını bizzat yaşadım. Bu yazının devamında da bazı örnekler vermeye çalışacağım.

Kılıçdaroğlu’nun gidip, Özel’in gelmesi ile siyaset tarzının değişmediğine ilişkin görüşüm çok net. Buna ilişkin dile getirdiğim en net cümlelerden biri, 2024 yerel seçimler öncesi adayların ilan edilmesi aşamasında olmuştu. “Gidenlere üzülmedim, gelenlere sevinemedim.”

Kınık, Beydağ ve Kiraz gibi üç dört ilçedeki siyasetçileri pek tanımam ama İzmir ilçelerinde yine Kılıçdaroğlu dönemindeki gibi, eş dost kapitalizmi, genel merkez baronlarının belediye paylaşımı şeklinde bir aday belirleme süreci yaşanmıştı.

Nitekim yaşananlar her iki dönemin adaylarının vasıfsızlığını ortaya koymaktadır. Arınma söz konusu olacaksa her iki dönemin de kirleri, o kadar çok ki, Saray’da bunların teşhiri ile oluşan gündemi keyifle izliyor.

Konu uzayınca arınma ve arındırma örnekleri gelecek yazıya kaldı.