Komedyen Deniz Göktaş’ın müthiş rekoru, bir hafta içinde 10 milyonu aşkın izlenme. Bu olayın önemli bir yanı. Neden bu kadar hoşumuza gitti.

Oysa geniş bir yelpazede eleştiri içeriyordu gösteri. Siyaset eleştirisi de vardı, medya eleştirisi de, yerel yönetimler eleştirisi de, muhalefet eleştirisi de, sekülerlik ve muhafazarlık eleştirisi de.

Ama ilk paylaştığımda, tavsiye ettiğim sosyal medya paylaşımı altında, gösterinin mesajları ve içeriğinden çok, “içeri tıkarlar”, “soruşturma açarlar”, “defterini dürerler” gibi yorumlar ağırlıktaydı. Yani biz bu otoriterliği o denli kanıksamışız ki, ilke aklımıza gelen bunlar oluyor.

Ve hepimiz yine, hangi nedenler ile başına işler geleceğini de biliyor. Dini değerleri aşağılamak bahane gösterilecek ama esas gerekçe, diktatörlük eleştirisi olacak. Çünkü bu bir muhalif tavır ve otoriter rejimlerde buna müsaade edilmez.

Onun için cezaevleri muhalif siyasetçiler, gazeteciler, sanatçılar ile doludur. Hatta hapse atılmasa bile, tutuklanma haberleri mutlaka yapılıyor. Ters kelepçe görüntüleri veya ev ve otel baskınları, polis kameraları aracılığıyla basına servis ediliyor.

Çünkü tutuklama devletin baskıcı aygıtı olarak muhalefete karşı bir mesaj olmakla birlikte medya üzerinden yayılan tutuklama görüntüleri ve ceza evi haberleri ideolojik baskı aracı olarak devreye giriyor.

Son birkaç yılda kaç siyasetçi, gazeteci, aydın ve sanatçı tutuklandı ama ertesi gün veya birkaç gün sonra serbest bırakıldı? Hiç de az değil. Ama tutuklama furyası ile baskıcı bir yönetimin mesajı, ayağınızı denk alın şeklinde oluyor. Bu nedenle toplumda iktidar eleştirisinin bedelinin tutuklama ve hapse atılma olacağı beklentisi normalleştiriliyor.

Oysa normal değil. Hiçbir açıdan normal değil.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’a diktatör demek suç mu? Hayır, bir görüş. Ve bu görüş hem toplumumuzda hem de medeni dünyada çok yaygın. Zaten katiller, tecavüzcüler ve hırsızlardan çok aydınlar ve sanatçıların tehdit altında olması bunun tam da göstergesi.

Tüm siyasi yetkileri elinde bulunduran ve demokratik denetleme mekanizmalarından azade bir şekilde ülkeyi yöneten kişiye diktatör denir. Bu tanıma Erdoğan uyuyor mu uymuyor mu? Hiç şüphesiz çoğunluk uyuyor diyecektir bazıları da uymuyor diyebilir.

Hangi yetkiden mahrum olmayan Erdoğan’ı, denetleyebilecek herhangi bir kurum var mı? Oysa hukuk devletinde, Anayasa ve yasaların üzerinde bir otorite yoktur.

Zaten kendisine diktatör diyen ilk kişi Deniz Göktaş değil herhalde.

Bu ülkenin kurucu lideri Atatürk’tür. Atatürk de özellikle Cumhuriyet’in inşası sırasında bütün yetkileri elinde bulunduruyordu. Doğrudan onu denetleyecek kurum da yoktu. Bu nedenle bugüne kadar yüzlerce siyasetçi, gazeteci ve akademisyen Atatürk’ü diktatör olarak tanımlamıştır.

12 Eylül gibi ara rejimler dışında herhalde hiç kimse bu nedenle yargılanmamıştır.

Ayrıca Atatürk’ün dönemin koşulları gereği diktatörlüğünü meşru kılacak pek çok koşul da vardı. Bugünden bakarak zaman zaman eleştirebiliyoruz da. Ama yüz yıl önce Atatürk’ün masasına oturan veya toplantıya katılan bazı bakanlar eleştiri yapabiliyordu. Ona itiraz edebiliyordu. Kadınların seçme ve seçilme hakkını düzenleyen yasayı ilk denemelerinde Meclisten geçirememişti mesela.

Düşünsenize, yüz yıl sonra demokrasi çağında bugün, iktidarın başındaki Erdoğan’a itiraz edebilecek herhangi bir bakan veya bürokrat olabilir mi? Meclisten geçiremeyeceği herhangi bir düzenleme var mı?

Ayrıca Erdoğan, sadece devleti temsil eden sembolik bir Cumhurbaşkanı değil. Esas olarak iktidar partisinin genel başkanı olarak kurumlara, bakanlara sürekli talimatlar veren muhalifleri çok ağır sözlerle eleştiren ve ayrıca hedef gösteren bir siyasi aktördür.

Bence Erdoğan’a karşı yapılmış en ağır eleştirilerden biri, “bir defa güldüğünü gördüm, o da mezarda” şeklindeki espri idi. Bu çok önemli bir eleştiri şüphesiz. Asık suratlı ve öfke ile yürütülen bir iktidar tavrı eleştirisi.

Ve gösterinin, en önemli mesajlarından biri, “neşemizi de çalamazlar ya” idi. Evet bütün mesele bu, bu baskıları normalleştirecek miyiz ve buna bağlı olarak karamsarlaşıp, korku içinde sessizliğe mi bürüneceğiz? Yoksa her şeye rağmen, “neşemizi çalamayacaklar” da ısrar mı edeceğiz.