Santosh’un anlattığı dünyayı anlamak için yalnızca günümüz Hindistan’ına bakmak yetmez. Filmde karşımıza çıkan kast ayrımları, yoksulluk, dinî kimlikler, kadınların toplumsal konumu, devlet kurumlarının işleyişi ve polis şiddeti, bir anda ortaya çıkmış sorunlar değildir. Bunların her biri, Hint Altkıtası’nın binlerce yıllık tarihinin içinden süzülerek bugüne ulaşmış toplumsal katmanların parçalarıdır. Santosh bu uzun tarihi doğrudan anlatmaz; fakat geçmiş, filmdeki insanların birbirine bakışında, kimin sözünün ciddiye alındığında, kimin kolayca suçlanabildiğinde ve kimin ölümünün önemsizleştirilebildiğinde sürekli hissedilir.

Hint Altkıtası, insanlık tarihinin en eski yerleşim alanlarından biridir. Bugünkü Pakistan ve kuzeybatı Hindistan topraklarında, yaklaşık beş bin yıl önce gelişen İndus Vadisi Uygarlığı; planlı kentleri, su kanalları, kanalizasyon sistemleri ve geniş ticaret ağıyla döneminin en gelişmiş toplumsal düzenlerinden birini kurmuştu. Harappa ve Mohenjo-daro gibi kentlerde ortaya çıkan bu yapı, Hindistan’ın tarihinin yalnızca dinî geleneklerle değil, şehirleşme, ticaret ve kamusal örgütlenmeyle de başladığını gösterir. Ancak bu uygarlığın gerilemesinden sonra bölge, farklı halkların, dillerin ve inançların yüzyıllar boyunca birbirine karıştığı çok katmanlı bir coğrafyaya dönüştü.

MÖ ikinci binyıldan itibaren kuzeybatıdan gelen Hint-Ari topluluklarının dili, inançları ve toplumsal örgütlenme biçimleri, bölgenin kültürel yapısını önemli ölçüde etkiledi. Sanskritçe metinlerde şekillenen Vedik gelenek, daha sonra Hinduizm olarak adlandırılacak geniş düşünce ve inanç dünyasının temellerini oluşturdu. Toplum da zamanla belirli mesleklerin, görevlerin ve statülerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı hiyerarşik bir yapıya dönüştü. Başlangıçta toplumsal iş bölümünü ifade eden sınıflandırmalar, yüzyıllar içinde doğumla belirlenen ve bireyin yaşam alanını daraltan katı kast ilişkilerine dönüştü.

Bu düzenin dışında bırakılan ve daha sonra Dalit adıyla anılacak topluluklar, tarih boyunca en ağır ve itibarsız kabul edilen işlere yönlendirildi; yerleşim, eğitim, tapınma ve toplumsal temas alanlarında ayrımcılığa uğradı. Modern Hindistan Anayasası bu ayrımcılığı açıkça yasaklamış olsa da, kanunların değiştirilmesi toplumsal alışkanlıkların aynı hızla ortadan kalkmasını sağlamadı. Santosh’ta öldürülen genç kızın Dalit olması bu nedenle sıradan bir karakter ayrıntısı değildir. Onun ölümüyle nasıl ilgilenildiği, ailesinin nasıl karşılandığı ve soruşturmanın hangi önyargılar üzerinden yürütüldüğü, kast sisteminin yalnızca geçmişte kalmış bir gelenek olmadığını gösterir.

MÖ altıncı yüzyıldan itibaren Hint düşünce dünyası, mevcut toplumsal ve dinî düzene yönelik güçlü itirazlar da üretti. Budizm ve Jainizm, ruhani kurtuluşu yalnızca doğuştan gelen ayrıcalıklara bağlamayan öğretiler olarak bu coğrafyada doğdu. Daha sonraki yüzyıllarda Maurya İmparatorluğu, özellikle hükümdar Aşoka döneminde geniş bir siyasal birlik kurdu. Aşoka’nın Budizm’i benimsemesi ve şiddetten uzak bir yönetim anlayışını öne çıkarması, Hindistan tarihinin önemli dönüm noktalarından biri oldu. Gupta döneminde ise matematik, astronomi, edebiyat ve felsefe büyük bir gelişme gösterdi. Sıfırın matematiksel bir kavram olarak sistemleştirilmesi ve ondalık sayı sisteminin geliştirilmesi, bu bilimsel birikimin dünya tarihine bıraktığı en önemli miraslar arasındaydı.

Bununla birlikte Hindistan tarihi hiçbir zaman tek bir halkın, tek bir dinin ya da kesintisiz biçimde hüküm süren tek bir devletin tarihi olmadı. Kuzeyde ve güneyde farklı krallıklar, hanedanlar, diller ve kültürel merkezler uzun süre yan yana var oldu. Bu parçalı yapı, bir yandan büyük bir kültürel çeşitlilik yarattı, diğer yandan siyasal birliğin dönem dönem kurulup dağılmasına yol açtı. Bugün Hindistan’da konuşulan yüzlerce dil, farklı bölgesel kimlikler ve değişen gündelik yaşam biçimleri, bu tarihsel çoğulluğun devamıdır.

Orta Çağ’dan itibaren bölgeye gelen Müslüman hükümdarlar ve kurulan Türk, Afgan ve Orta Asya kökenli hanedanlar, Hint Altkıtası’nın siyasal ve kültürel yapısında yeni bir dönem başlattı. Delhi Sultanlığı’nın ardından on altıncı yüzyılda kurulan Babür İmparatorluğu, Hindistan’ın büyük bir bölümünü yönetimi altında birleştirdi. Babürler döneminde İslam, Fars ve Hint gelenekleri yalnızca saray çevresinde değil, mimaride, müzikte, edebiyatta, dilde ve mutfakta da birbirine karıştı. Tac Mahal bu dönemin en bilinen simgesi olsa da Babür mirası, bundan çok daha geniş bir kültürel sentezi ifade eder.

Hindu ve Müslüman topluluklar yüzyıllar boyunca aynı coğrafyada kimi zaman çatışarak, kimi zaman birbirlerinin kültürlerini dönüştürerek yaşadı. Santosh’ta bir Müslüman gencin kolayca şüpheli hâline getirilebilmesi, bu tarihsel ilişkinin günümüzdeki siyasal ve toplumsal gerilimlerden bağımsız olmadığını düşündürür. Film, dinî kimliği açık bir tartışma konusu hâline getirmeden, yalnızca isimler ve polislerin tavırları üzerinden bile toplumdaki eşitsiz güven dağılımını hissettirir. Bazı kişiler, yalnızca ait oldukları topluluk nedeniyle suçlu gösterilmeye diğerlerinden daha yakındır.

On sekizinci yüzyılda Babür İmparatorluğu’nun gücü zayıflarken İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, ticari bir kurum olmaktan çıkarak giderek askerî ve siyasal bir güce dönüştü. Bölgedeki krallıklar arasındaki rekabetten yararlanan şirket, geniş toprakları denetimi altına aldı. 1857’de Hint askerlerinin ve farklı toplumsal kesimlerin katıldığı büyük ayaklanmanın ardından şirket yönetimine son verildi ve Hindistan doğrudan Britanya İmparatorluğu’na bağlandı.

İngiliz sömürge yönetimi, demiryolları, modern eğitim kurumları, merkezi bürokrasi, hukuk sistemi ve polis teşkilatı gibi birçok yapıyı ülke çapında yaygınlaştırdı. Ancak bu kurumlar öncelikle halkın haklarını korumak için değil, geniş bir sömürge coğrafyasını az sayıda yöneticiyle denetim altında tutmak için kurulmuştu. Sömürge polisi, toplumla iş birliği yapan bir kamu hizmetinden çok, düzeni zor yoluyla koruyan bir baskı aygıtı olarak biçimlendi. İtaat ettirme, korkutma, sorgulama ve gerektiğinde şiddete başvurma, bu yapının temel araçları arasındaydı.

Santosh’un görev yaptığı polis teşkilatında da bu tarihsel mirasın izlerini görmek mümkündür. Ancak film, düzenli işleyen, kurallara bağlı ya da disiplinli bir devlet kurumu göstermez. Tam tersine karşımıza lakaytlık, keyfîlik, rüşvet, fiziksel şiddet, işkence ve delillerin gerçeklere göre değil, elde edilmek istenen sonuca göre biçimlendirilmesi çıkar. Hiyerarşi vardır; fakat bu hiyerarşi mesleki sorumluluk üretmekten çok, alt rütbedekilerin üstlerine itiraz etmesini engeller. Polisler yasaya bağlı oldukları için değil, kendilerinden daha güçlü olanlara hesap verdikleri için hareket ederler. Zayıf, yoksul ya da dışlanmış kişiler karşısında ise devletin gücü son derece sertleşebilir.

Filmde şüphelilerin dövülmesi, itirafın delilin önüne geçmesi ve soruşturmanın gerçek failden çok uygun bir fail bulmaya yönelmesi, yalnızca birkaç kötü polisin davranışı olarak sunulmaz. Bunlar, devlet otoritesinin halka hizmet etmekten çok halkı denetlemeye alıştığı daha eski bir yönetim anlayışının devamı gibi görünür. Sömürge dönemi sona ermiş olsa da, sömürge kurumlarının zihniyeti bağımsızlık sonrasında bir anda ortadan kalkmamıştır. Santosh’un üniformayı giydiğinde yalnızca yeni bir işe değil, bu tarihsel güç düzeninin içine girmiş olması filmin temel gerilimlerinden biridir.

İngiliz yönetimi aynı zamanda Hindistan’daki dinî, etnik ve kast temelli ayrımları daha katı yönetim kategorilerine dönüştürdü. Nüfus sayımları, idari sınıflandırmalar ve farklı toplulukları birbirine karşı dengeleyen siyaset, kimlikleri daha keskin hâle getirdi. İngilizlerin “böl ve yönet” politikası, daha sonra Hindu ve Müslüman milliyetçiliklerinin güçlenmesine katkıda bulundu. Yirminci yüzyılın ilk yarısında bağımsızlık mücadelesi yükselirken, bir yandan Mahatma Gandhi’nin kitlesel ve şiddetsiz direnişi, diğer yandan farklı siyasal ve toplumsal hareketler ülkenin geleceğini biçimlendirdi.

1947 yılında Hindistan bağımsızlığını kazandı. Ancak bu bağımsızlık, aynı zamanda Britanya Hindistanı’nın Hindistan ve Pakistan olarak iki ayrı devlete bölünmesiyle gerçekleşti. Din temelinde yapılan bu bölünme sırasında milyonlarca Hindu, Müslüman ve Sih yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. Karşılıklı katliamlar, yağmalar ve zorunlu göçler sonucunda yüz binlerce insan yaşamını yitirdi. Bölünme yalnızca siyasi bir sınır çizmedi; toplumların belleğinde hâlâ etkisini sürdüren derin bir güvensizlik ve travma bıraktı.

Bağımsız Hindistan, 1950’de yürürlüğe giren anayasasıyla kendisini demokratik, laik ve eşitlikçi bir cumhuriyet olarak tanımladı. Kast ayrımcılığı yasaklandı, Dalitler ve tarihsel olarak dışlanmış topluluklar için eğitimde ve kamu görevlerinde kota uygulamaları getirildi. Kadınlar seçme ve seçilme hakkına sahip oldu. Hindistan, çok partili seçim sistemi ve geniş seçmen kitlesiyle dünyanın en büyük demokrasisi hâline geldi.

Fakat anayasanın vaat ettiği eşitlik ile gündelik yaşam arasındaki mesafe hiçbir zaman bütünüyle kapanmadı. Bir insanın kanun önünde eşit sayılması, toplum içinde gerçekten eşit muamele görmesini garanti etmedi. Kast, sınıf, din, cinsiyet ve bölgesel kimlik, insanların eğitimden işe, evlilikten adalete ulaşmaya kadar pek çok alandaki imkânlarını belirlemeyi sürdürdü. Filmde öldürülen genç kızın ailesinin polis karşısındaki çaresizliği de bu farkı görünür hâle getirir. Kâğıt üzerinde devletin koruması altında olan insanlar, gerçekte o devlete seslerini duyurabilecek toplumsal güce sahip değildir.

Bağımsızlık sonrasında Hindistan, planlı ekonomi ve devlet öncülüğündeki sanayileşme modeliyle ilerledi. 1991’de başlayan ekonomik serbestleşme ise ülkeyi küresel piyasalara daha fazla açtı. Bilgi teknolojileri, ilaç, otomotiv, uzay araştırmaları ve hizmet sektörlerinde büyük bir büyüme yaşandı. Hindistan, dünyanın önde gelen ekonomik ve teknolojik güçlerinden biri hâline geldi. Büyük kentlerde yükselen gökdelenler, dijital şirketler ve genişleyen orta sınıf, modernleşen bir ülke görüntüsü yarattı.

Ancak bu gelişmenin nimetleri bütün toplumsal kesimlere eşit biçimde dağılmadı. Bir yanda küresel teknoloji sektöründe çalışan milyonlarca insan, diğer yanda temel sağlık, eğitim, temiz su ve güvenli çalışma koşullarına erişemeyen geniş kitleler bulunmaktadır. Kentlerle kırsal bölgeler, üst kastlarla Dalitler, erkeklerle kadınlar ve ekonomik merkezlerle çevre bölgeler arasındaki eşitsizlikler, modern Hindistan’ın en belirgin çelişkileri arasında yer alır.

Santosh tam da bu iki Hindistan’ın kesiştiği yerde geçer. Filmde cep telefonları, motosikletler, televizyonlar ve modern devlet kurumları vardır; fakat insan ilişkilerini belirleyen önyargılar çok daha eski dönemlerden taşınmış gibidir. Polis teşkilatı modern bir üniforma, silah ve makam düzenine sahiptir; ancak soruşturma yöntemlerinde hukuktan çok korku, şiddet ve toplumsal hiyerarşi etkili olur. Kadınlar devlet kurumlarında çalışabilir; fakat erkek egemen dil ve davranış biçimleri ortadan kalkmış değildir. Kast ayrımcılığı yasaktır; fakat bir Dalit kızının ölümüyle başka bir toplumsal tabakadan gelen kişinin ölümü aynı ağırlıkta karşılanmaz.

Bu nedenle Santosh’un hikâyesi yalnızca bir cinayet soruşturmasının hikâyesi değildir. Film, anayasal eşitlik ile toplumsal eşitsizlik, demokrasi ile kurumsal şiddet, ekonomik modernleşme ile tarihsel ayrımcılık arasındaki gerilimleri aynı olayın içinde bir araya getirir. Santosh gerçeği ararken aslında binlerce yıllık bir toplumsal düzenin görünmeyen sınırları arasında hareket eder. Kimin kurban, kimin şüpheli, kimin güvenilir ve kimin gözden çıkarılabilir olduğuna yalnızca deliller değil, tarih boyunca oluşmuş güç ilişkileri de karar verir.

Bir sonraki bölümde bu tarihsel yapının gündelik hayatın içine nasıl yerleştiğini; kastın, dinin, ailenin, erkekliğin, kadınlığın, dul kalmanın, namus anlayışının ve devlet otoritesine duyulan korkunun filmdeki karakterler ve sahneler üzerinden nasıl görünür hâle geldiğini kültürel antropoloji bağlamında inceleyeceğiz.