Müzik Önerisi: Narsist – Hande Yener

Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya* adlı eseri kütüphanemden bana göz kırpınca aldım tekrar elime. Malum Venezuela çıkarmasını Netflix kıvamında TV kanallarında seyrederken mevcut dünya düzenini sorguladığımız zamanlar.

“Cesur Yeni Dünya” bir başyapıt. Yazarı Huxley ise İngiltere’nin önde gelen ailelerinden birinin mensubu. Ailenin hemen hemen her üyesi botanik, anatomi, fizik, biyoloji gibi ilim alanları ile ilgilenmiş. Huxley laboratuvar ortamında büyümüş hatta. Yazarın büyükbabası "Darwin’in Buldogu" olarak bilinen ünlü bir biyolog. Kardeşi Julian Huxley ise evrimsel biyolog ve UNESCO’nun ilk genel direktörü.

Huxley aslında doktor olmak istiyormuş. Ancak 16 yaşında geçirdiği bir göz hastalığı nedeniyle neredeyse tamamen kör olmuş. Bu durum onun laboratuvar kariyerini bitirmiş ancak o iç dünyasına dönmüş ve muazzam bir okuma-yazma disiplini geliştirmiş. Felsefe ve edebiyata yüzünü dönmüş. Bu yüzden dünyaya hep "farklı bir perspektiften" bakmış.

Huxley sanayi devriminin getirdiği hızlı makineleşmenin insan ruhunu ezeceğine inanıyordu. O dönemin yazarları teknolojiyi bir kurtuluş olarak görürken Huxley bireyselliği yok edeceğini savunuyordu.

1932 yılında yayımlanan “Cesur Yeni Dünya” distopya türünün önemli örneklerinin başında gelen en önemli eserlerden biri. Cesur Yeni Dünya Londra'da 26. yüzyılda geçiyor. Romanda üreme teknolojisi, öjenik (üstün ırk yaratmak için soy arıtımı) ve hipnopedi (uykuda şartlandırma) sayesinde toplum değiştirilmiş, sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiş görünürken aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, felsefe gibi değerler ortadan kaldırılıyor. Ayrıca yan etkileri en aza indirilmiş bir uyuşturucu olan soma ile toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüştürülüyor.

İnsan ırkını kusursuzlaştırma çabası ile düşünce yönlendirmenin ve istikrarın özgürlükten daha önemli olacağı ideası bu distopyanın temel tutarlılığı. Bu şekilde modern kurumların ve modern hükümetlerin barış, güvenlik adı altında insan hayatlarına müdahalesinin bir nevi eleştirisi bu kitap.

Ayrıca kitapta özgürlüğün farklı tanımları ve koşullarına da rastlanıyor, bu şekilde özgürlüğün göreliliği fikri ortaya atılmış.

Özgürlük koşula bağlanabilir mi?

Özgürlüğün farklı tanımları olabilir mi?

Kitabı 20’li yaşlarımda okuduğumda yaratılan bu farklı “özgürlükteki” yaşama hayranlık duymuştum. Düşünsenize bir kere…

Yaşlanmıyorsunuz. Evlenmiyorsunuz. Bağ kurmuyorsunuz. Dilediğinizle olma özgürlüğünüz var. Mükemmel görünüyorsunuz. Tüm ihtiyaçlarınız karşılanıyor.

Sıfır sorumluluk, sınırsız ilişki ve sonsuz mutluluk.

İnsan zaten bunun için yaşamıyor muydu bu dünyada? Mutlu olmak için…

20li yaşlar kavak yelleri: Bu distopya belki de o yaşlar için bir ütopya!

40’lı yaşlara gelip de tekrar elime aldığımda sorguladığım şey şu olmuştu…

Özgürlüğü ve insani duyguları terk ederek başkalarının tasarladığı bir sistemde ve düzende MUTLU bir hayat mı?

Yoksa seçimlerin sana ait olduğu, her şeyin sorumluluğunu aldığın gerektiğinde mutsuz olmayı da göze alarak yaşadığın ÖZGÜR bir hayat mı?

Bu kitapta altını çizdiğim çokça satır var…

“Manyaklık bulaşıcı…”

“Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur”

“Devrim, dış dünyada değil, insanların ruhları ve bedenlerinde gerçekleşmelidir.”

“Belki de dünya başka bir gezegenin cehennemidir.”

Bu son cümle şu an yaşadıklarımızla çok inandırıcı geldi kulağa…

Modern dünya, duvarlar örerek değil, pencereleri sahte manzaralarla donatarak yönetiliyor. Bir şeyi yasaklamak modası geçmiş bir yöntem; artık 'dikkat ekonomisi' devri hâkim.

Algoritmalar bizi kişiselleştirilmiş bir rüya aleminde oyalarken, sistem dikkatimizi uyuşturuyor. Biz bize sunulan renkli kurgularla meşgulken, asıl gerçeklik ilginin kapsama alanı dışında kalıyor.

Tercihlerimizin, alışkanlıklarımızın filtrelenerek bize geri sunulduğu manipüle edildiğimizin farkına bile varmadan özgür irademizle yaşadığımızı sandığımız bir fanustayız.

Modern devletler ve dev şirketler verilerimizi kullanarak bizleri şartlandırıyor. Komik olan da hepimiz buna güle oynaya onay veriyoruz.

Genetik geleceğimiz tehlikede. Biyometrik kimliklerimiz, kendi rızamızla yüklediğimiz binlerce fotoğrafımızla bıraktığımız yüzbinlerce dijital iz yarın öbür gün başımıza hangi belaları açacak farkında mıyız?

Bugün insanlık, kırbaçla değil, hazla köleleştiriliyor.

Bugün insanlık, yasaklarla değil, dikkat dağıtıcı unsurlarla kontrol ediliyor.

Hepimiz kendimizi beğeniyoruz. Hepimiz kendimizle ilgileniyoruz. Dış dünyaya hayretimiz kızgınlığımız tepkimiz 8-10 saniye sürüyor – bir balık hafızası kadar anca…Yapay zekâ ile düşünmeyi de sorgulamayı da terk ettik…

Ne doğa ne açlık ne susuzluk ne kısıtlı kaynaklar ne de insanlık dramı…

Koskoca ülkeleri yöneten kelli felli başkanların küstahlıkları, diplomasiden oldukça uzak söylemleri, hukuku hiçe sayarak yaptıkları hak ihlalleri, insanlığa karşı işlenen suçlar…

Yok artık diyoruz, alışıyoruz. Soma hapı almış gibi duyarsız bir o kadar umarsız…

Huxley’nin 1932’de 600 yıl sonrası için kurguladığı yeni bir dünya düzenine bugünlerde evriliyoruz sanki.

O dünya “cesur yeni dünya” değil ama “narsist kötü bir dünya”