Kentsel dönüşüm, kentsel yaşamda küresel değişimin ete kemiğe büründüğü bir olgu olarak neden olduğu sosyal sorunlarla günlük hayatımıza girdi.
Kentsel dönüşüm, küresel düzenin öngördüğü metropol yaşamının bir gereğidir. Ve devlet politikası olarak benimsenmiştir. Yerel yönetimlerin yetkileri, yeni çıkarılan 'Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun' ile Hükümet tarafından kuşatılmıştır. Bu tespit önemlidir, çünkü kentsel dönüşüm sürecinde yoksulların başına her ne gelecekse, sorumlusu devlet olacaktır.
Metropollerde yaşanagelen kentsel dönüşümden yoksulların payına ne düşüyor?
Kentsel dönüşümden yoksulların payına düşen; İyi ihtimal, yerinde dönüşüm… Kötü ihtimal ise, yerini yurdunu terk etmek…
Uygulamalara bakılırsa, genellikle yoksullar yerini yurdunu terk etmek zorunda kalıyor, bırakılıyor…
Yani kötü ihtimalin bütün yoksulları tehdit etmekte olduğunu görmek mümkün. Ben buna, 'yoksulların tehciri' diyorum.
Diyorum, çünkü yoksullar, şehrin dışında beton bloklardan oluşan yeni gettolarda yaşamaya zorlanıyor. Mahalleleri yerle bir ediliyor. Mahallede yapılan işler yok oluyor, dükkanlar kapanıyor. Şehir merkezindeki evleri yerine verilen gettolardaki yeni dairelerine geçen yoksullar, yeni evlerinin fiyat farkını ödemek için on yıla yayılan borçların altına giriyor. Ve inşaat mühendisleri bu evlere ortalama 30 yıl ömür biçiyor.
Yıkılan mahallelerle birlikte yok olan mahalle ekonomisi ve mahalle hayatı yerine, şehrin dışında ücra bir köşede inşa edilmiş dikey gettolarda ıssız bir hayat veriliyor yoksullara.
İzmir henüz bu sürecin çok başında. Sosyal demokratların kentsel dönüşüm sınavı yeni başlıyor. Yerel yönetim modeli tartışmalarında çok önemli yer tutan kentsel dönüşümün nasıl gerçekleşeceği ve sosyal demokratların performansı, CHP'nin geleceğini de belirleyecek.
Kapitalist sistem yoksullukla baş edemiyor. Yaygınlaşan yoksulluk kentleri kuşatıyor. BM verilerine göre, dünya nüfusunun yaklaşık %80'i yoksul.
Kapitalist sistem, istihdam yaratamıyor ve bu koşullarda, kapitalistler yoksulları tehdit olarak algılıyor. Artı değerde kronikleşen genişleme, servetin bir avuç kapitalistin elinde birikmesine yol açtı. Ve paranın topluma geri dönüş yolları tıkalı. Sistem bu tıkanıklığı açamıyor.
Başat dünya problemine dönüşen yoksulluk karşısında kapitalistler çok telaşlı ve tedirgin… Bu olumsuz tablo onları en acımasız önlemleri almaya sevk etti. Söz konusu önlemlerin hedefi, 'sürdürülebilir yoksulluk' olarak anlaşılabilir.
İşsiz ve bir daha iş bulma ihtimali olmayan yoksul kitlelerin neo liberal politikaların öngördüğü hibe ekonomisi ve sadaka ile geçinmeleri, günümüzde yoksulluğu daha artırdığı gibi yeni bir sınıfın doğmasına da yol açtı; gerçi sınıf olduğunu söylemek için henüz erken ama adı, şimdilik, prekaryadır.
Prekarya olgusu ve kavramı, sürekli değişen ve geleceği olmayan işlerde çalışan 'güvencesiz işçiler'den oluşan yeni sosyal alan ve kent yoksulluğu üstünde düşünmemizi sağlıyor.
Kent yoksulluğu, küresel düzenin en çetrefil sorunudur. Sanayi toplumu sonrasında işçi sınıfıyla işini bitiren kapitalist sistem, teknolojik devrimin ve sermayenin değişen yapısının yarattığı koşullarda istihdam yaratamadığından, kentsel dönüşüm adı altında, kent dışında inşa edilen yeni gettolara sürüyor yoksulları. Bu durumu, bir anlamda, yoksulların tehciri gibi anlamak mümkündür.
Yeryüzünde işler giderek karışıyor. Dünya sistemi dengeden çıktı. Dengeye geri dönmek bir tarafa, kaosa sürükleniyor. Gidişat umut vermiyor. Burjuvazi, 'Endüstri 4.0' olarak adlandırdığı devrime bel bağladı; fakat bu işin altında kalabilir.
Yeryüzünde işler karıştıkça güçlenen çıkışsızlık duygusu karamsarlığa yol açıyor ve umut arayışları git gide göklere yöneliyor. Yeniden tanrıları yeryüzünde göreve çağırmaya başladık. Tanrılar çağrılarımıza ne cevap verir bilemiyorum ama Araf'tayız ve kıyamet alametleri zuhur etmeye başladı.
Dünyanın efendileri bir kere daha çıkış arıyor… Geçen yüzyılda çıkardıkları iki dünya savaşıyla sistem krizine çözüm bulmuşlardı…
Kapitalistlerin sicili çok bozuk, bunu biliyoruz. Ve bu durum beni korkutuyor; çünkü krizin, sanayi devrimi sonrasında yaşanan krizden daha büyük olacağına dair öncüller ortaya çıktı.
İçimde kötü bir his var; sanki yoksulluğu değil de yoksulları yok etmeye teşneler. Sonra da tartışırız; tehcir miydi, yoksul kırımı mıydı, yoksa şanlı bir direniş miydi?