Avrupa’da ulus fikrinin doğuşu ve modern Siyonizm’in siyasal zemini

Avrupa’da modern milliyetçiliğin yükselişi, yalnızca siyasi sınırların yeniden çizilmesiyle ilgili bir süreç değildi. Bu dönüşüm aynı zamanda modern kimliklerin, kolektif aidiyetlerin, halk egemenliği fikrinin ve modern devlet anlayışının doğuşuydu. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da ortaya çıkan milliyetçilik düşüncesi, sadece Almanları, İtalyanları, Fransızları ya da Slav halklarını etkilemedi; aynı zamanda Avrupa’da yaşayan Yahudi topluluklarının da kendilerini yeniden tanımlamalarına yol açtı. Modern Siyonizm’in ortaya çıkışı bu tarihsel iklimden bağımsız düşünülemez. Çünkü Siyonizm, büyük ölçüde Avrupa milliyetçiliğinin yarattığı siyasal ve psikolojik atmosferin içinde şekillenmiş modern bir ulusal hareketti.

18. yüzyıl Avrupa’sı, feodal düzenin çözülmeye başladığı, aristokratik imparatorlukların sorgulandığı ve Aydınlanma düşüncesinin yükseldiği bir dönemdi. Orta Çağ boyunca insanların temel aidiyeti dine, hanedana veya yerel topluluğa dayanıyordu. Bir köylü kendisini “Fransız” ya da “Alman” olmaktan önce, bir derebeyinin tebaası veya bir Hristiyan olarak tanımlıyordu. Ancak Aydınlanma ile akıl, birey, yurttaşlık ve halk egemenliği kavramları güç kazanmaya başladı. Jean-Jacques Rousseau’nun “genel irade” kavramı, Montesquieu’nün siyasal düzen fikirleri ve Voltaire’in dinî otorite eleştirileri, Avrupa’da yeni bir toplumsal tahayyülün önünü açtı. İnsanlar artık yalnızca krallara bağlı tebaa değil, ortak bir kimliğe sahip ulusun üyeleri olarak düşünülmeye başlandı.

Bu dönüşümün en büyük kırılma noktalarından biri 1789 Fransız Devrimi oldu. Fransız Devrimi yalnızca bir hanedan değişimi değildi; “ulus” kavramını siyasal meşruiyetin merkezine yerleştiren tarihsel bir devrimdi. “Egemenlik kralın değil milletindir” düşüncesi Avrupa’da büyük bir sarsıntı yarattı. Devrim sonrası Fransa’da vatandaşlık, hukuk önünde eşitlik ve laik devlet anlayışı gelişirken, aynı zamanda modern ulusal aidiyet düşüncesi de güçlendi. Fransız ordularının Avrupa’ya yayılmasıyla birlikte milliyetçilik düşüncesi kıta genelinde yayıldı. Napolyon savaşları, Avrupa halklarında hem Fransız etkisine karşı direnişi hem de ulusal bilinçlenmeyi hızlandırdı.

Özellikle Alman topraklarında milliyetçilik romantik bir karakter kazandı. Johann Gottfried Herder, Johann Fichte ve daha sonra Hegel gibi düşünürler, ulusu yalnızca siyasi bir yapı değil, ortak dil, kültür, tarih ve ruh taşıyan organik bir topluluk olarak tanımladılar. Herder’in “Volksgeist” yani “halk ruhu” kavramı, modern etnik milliyetçiliğin temel taşlarından biri oldu. Bu düşünceye göre her halkın kendine özgü bir ruhu, tarihi ve kaderi vardı. Böylece ulus fikri yalnızca vatandaşlığa değil, aynı zamanda kültürel ve etnik aidiyete bağlanmaya başladı.

Bu durum Avrupa Yahudileri açısından son derece karmaşık sonuçlar doğurdu. Çünkü Yahudiler Avrupa’nın birçok ülkesinde yüzyıllardır yaşayan, fakat tam anlamıyla “ulusun parçası” olarak kabul edilmeyen topluluklardı. Fransız Devrimi sonrası bazı ülkelerde Yahudilere yurttaşlık hakları verilmiş olsa da modern milliyetçilik yükseldikçe “gerçek ulus kimdir?” sorusu daha sert biçimde sorulmaya başlandı. Özellikle Almanya, Avusturya, Rusya ve Doğu Avrupa’da Yahudiler çoğu zaman “yabancı unsur” olarak görülmeye devam etti.

19. yüzyılda Avrupa’da sanayileşmenin hızlanması, kentleşmenin artması ve kapitalizmin gelişmesi de milliyetçiliği güçlendirdi. Sanayi devrimi yalnızca ekonomik bir dönüşüm yaratmadı; aynı zamanda milyonlarca insanı köylerden kentlere taşıdı ve ortak dil, ortak eğitim, ortak tarih anlatıları üzerinden yeni ulusal kimlikler inşa edildi. Gazeteler, modern eğitim sistemleri ve kitlesel iletişim araçları, milliyetçi ideolojilerin yayılmasını kolaylaştırdı. Benedict Anderson’un daha sonra “hayali cemaatler” olarak tanımlayacağı uluslar, ortak tarih anlatılarıyla zihinsel olarak inşa edilmeye başlandı.

Bu süreçte Avrupa’daki Yahudi toplulukları iki farklı eğilim arasında kaldılar. Bir grup Yahudi, Haskalah yani Yahudi Aydınlanması hareketinin etkisiyle Avrupa toplumlarına entegre olmayı savundu. MosesMendelssohn gibi düşünürler Yahudilerin modern Avrupa toplumuna uyum sağlayabileceğini düşünüyordu. Birçok Yahudi Almanca, Fransızca veya Rusça konuşmaya başladı; modern eğitim aldı, üniversitelere girdi; ticaret, bilim ve sanatta etkili hale geldi. Ancak entegrasyon arttıkça antisemitizmin tamamen ortadan kalkmadığı görüldü.

Tam tersine, modern milliyetçilik bazı bölgelerde antisemitizmi daha da güçlendirdi. Çünkü artık Yahudilere yönelik düşmanlık yalnızca dinî değil, aynı zamanda etnik ve ulusal bir nitelik kazanmaya başlamıştı. Orta Çağ’da Yahudiler “yanlış dine mensup insanlar” olarak görülürken, 19. yüzyılda bazı çevrelerde “ulusun içine sızmış yabancı bir unsur” olarak tanımlanmaya başlandılar. Özellikle Rus İmparatorluğu’nda yaşanan pogromlar, Doğu Avrupa’daki Yahudiler üzerinde büyük travmalar yarattı. Binlerce Yahudi öldürüldü, sürüldü veya göç etmek zorunda kaldı.

Bu dönemde Avrupa’daki milliyetçi hareketler domino etkisi yaratıyordu. İtalyan birliği, Alman birliği, Balkan milliyetçilikleri ve Slav ulusal hareketleri yükselirken, birçok Yahudi entelektüel şu soruyu sormaya başladı: Eğer her halk kendi ulusal devletini kuruyorsa, Yahudilerin de kendi ulusal kaderini tayin hakkı yok mudur?

Modern Siyonizm tam da bu atmosferde doğdu. Theodor Herzl’in düşüncesi gökten düşmüş bir fikir değildi; Avrupa milliyetçiliğinin Yahudi toplumunda yarattığı tarihsel bir yansımasıydı. Herzl özellikle 1894 Dreyfus olayından büyük ölçüde etkilendi. Fransa gibi “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganıyla modern yurttaşlık fikrinin merkezi kabul edilen bir ülkede bile Yahudi bir subayın toplumsal nefretin hedefi haline gelmesi, Herzl üzerinde derin bir etki bıraktı. Ona göre Yahudiler Avrupa’da tam anlamıyla kabul edilmeyecekti. Bu nedenle Yahudilerin çözümü asimilasyonda değil, ulusal bir devlet kurmalarında yatıyordu.

Siyonizm’in dili, yöntemleri ve örgütlenme biçimi de büyük ölçüde Avrupa milliyetçi hareketlerinden esinlendi. Ulusal kongreler düzenlenmesi, ortak tarih anlatısı oluşturulması, ulusal semboller yaratılması, dilin yeniden canlandırılması ve diaspora topluluklarının siyasal mobilizasyonu gibi yöntemler, dönemin Avrupa milliyetçiliklerinin tipik özellikleriydi. İbranicenin modern bir ulusal dile dönüştürülmesi bile bu ulus inşa sürecinin önemli bir parçasıydı.

19. yüzyıl sonuna gelindiğinde Avrupa artık yalnızca imparatorluklar kıtası değil, aynı zamanda ulus-devletler kıtası haline dönüşüyordu. Bu dönüşüm milyonlarca insan için yeni umutlar yaratırken, aynı zamanda dışlayıcı kimlik siyasetlerini de beraberinde getirdi. Modern Siyonizm işte bu çelişkili tarihsel atmosferin içinden doğdu: Bir yandan Aydınlanmanın özgürlük ve yurttaşlık idealleri, diğer yandan Avrupa milliyetçiliğinin dışlayıcı ve etnikçi yönü. Dolayısıyla Siyonizm’i anlamak için yalnızca Yahudi tarihine değil, aynı zamanda Avrupa modernitesinin doğasına, ulus-devlet fikrinin yükselişine ve 19. yüzyılın siyasal dönüşümlerine bakmak gerekir.

…devam edecek

Okuma Listesi

  • ImaginedCommunities — Benedict Anderson
  • Nationalism — Ernest Gellner
  • TheJewishState — Theodor Herzl
  • TheOrigins of Totalitarianism — Hannah Arendt
  • Zionism: A BriefHistory — Michael Stanislawski
  • A History of Zionism — Walter Laqueur