21. yüzyılın ilk çeyreğini daha birkaç gün önce bitirip, umudu diri tutarak 2026’ya gireli henüz birkaç gün oldu. Tam da 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde küresel dünya düzeni nereye gidiyor tartışmalarına kafa yoruyorken, bir gece aniden baktık ki, Trump yönetiminin Venezuela çıkarması sayesinde, bu sorumuza net bir cevap bulmuşuz bile! Tüm uluslararası ilişkiler uzmanları ve siyasi analistler, bu vesile ile derin tefekkür yükünden bir çırpıda kurtulmuş oldu, hamdolsun! Yeni dünya düzenimizin adı, artık herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde; uluslararası hukuk, kurum ve egemenlik ilkelerinin hiçbir hükmünün kalmadığı; gücü yetenin gücünün yettiğine kendi kurallarını ve çıkarlarını dayattığı; dünya kamuoyunu ikna etmek için basit yalanların, alay edercesine, utanmazca ve bıyık altından zafer edasıyla gülerek televizyonların karşısında anons edildiği “Küresel dünya düzensizliği” ya da “Küresel distopik kaos düzenidir”.
Bir devletin, başka bir devletin liderini uluslararası hukuk mekanizmalarına dayanmadan kaçırması ve o ülkeyi askerî güçle bombalaması, hangi lider olursa olsun açık bir egemenlik ihlalidir. Bu tür eylemler; Birleşmiş Milletler Şartı’na, devletlerin toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığı ilkesine aykırıdır. Bugün “Maduro bir diktatördür” diye meşrulaştırılan bu yöntem, yarın başka bir ülke tarafından başka bir gerekçeyle uygulanabilir. Uluslararası hukuk kişiye göre eğilip bükülürse, ortada hukuk kalmaz. Hukuk, “kime karşı” uygulandığıyla değil, “nasıl” uygulandığıyla ölçülür.
Bu söylem şu varsayıma dayanır: “Bir diktatör giderse, otomatik olarak özgürlük gelir.” Tarih bunun defalarca yanlış olduğunu gösterdi. Irak’ta Saddam gitti, devlet çöktü, mezhep savaşı başladı. Libya’da Kaddafi gitti, ülke parçalandı, milis düzeni oluştu. Afganistan’da güya “Demokrasi” geldi, sonra Taliban geri döndü. Kısacası, bir rejimin yıkılması toplumun özgürleşmesi manasına gelmez. Toplumlar dışarıdan bombayla demokrasi öğrenmez.
Bu bağlamda; Trump yönetimi, Venezuela’ya yönelik müdahalesiyle yalnızca bir ülkenin egemenliğini ihlal etmedi; aynı zamanda uluslararası hukukun ve Amerikan anayasal düzeninin iki temel sütununu birden yerinden oynattı. Birincisi; BM tarafından tanınan egemen bir devletin dokunulmazlığı olan lideri Maduro’nın, kendi topraklarında askerî güç kullanılarak kaçırılması suretiyle, uluslararası hukukta “bir devletin egemenlik ve sınır bütünlüğü” ilkesini ihlal etti.
İkincisi; Trump bu adımı ABD Kongresi’nin onayı olmaksızın attı. Bu durum, yalnızca Venezuela’nın değil, Amerika’nın da meselesidir. Çünkü Amerikan siyasal sistemi, savaş yetkisini bilinçli biçimde başkana değil, halkın temsilcisi olan Kongre’ye vermiştir. Bu yetkinin by-pass edilmesi, dış politikada “güçlü liderlik” olarak sunulsa da gerçekte anayasal sınırların aşılmasıdır.
Trump yönetimi saldırının gerekçesi olarak Venezuela’yı “uyuşturucu devleti” olmakla suçladı. Ancak bu iddia, olgularla örtüşmüyor. ABD’ye giren uyuşturucunun ana güzergâhı yıllardır Kolombiya merkezlidir. Venezuela bu ağda, geçiş ya da transit ve tali bir konumdadır. Buradaki gerekçe, gerçeği açıklamak için değil, kamuoyunu ikna etmek için seçilmiştir. Tehdit anlatısı, siyasetin en eski araçlarından biridir; özellikle de iç politikada zorlanan iktidarlar için.
Venezuela özelinde sorun sadece Maduro mu?
Nicolás Maduro’nun otoriter bir yönetim kurduğu açık. Ama Venezuela’daki krizi sadece “kötü lidere” indirgemek gerçeği basitleştirmektir. Krizin bileşenleri; uzun yıllar süren petrole aşırı bağımlı ekonomi, devletçi yapı ve üretim çöküşü, Amerika Birleşik Devletleri yaptırımları ile bölgesel güç mücadeleleridir. Örneğin; Venezuela ile Çin arasında son yıllarda derinleşen ticari ve askerî ilişkiler, Trump yönetimi açısından örtük ama çok güçlü bir gerekçedir. Hatta açık gerekçelerden (uyuşturucu, demokrasi, diktatörlük) daha belirleyici olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Trump yönetiminin Venezuela hamlesini yalnızca Maduro’nun uyuşturucu ya da “otoriterlik” başlıklarıyla okumak eksik bir analiz olur. Asıl mesele, Çin’in Latin Amerika’da kalıcı ve stratejik bir aktör hâline gelmesidir. Venezuela bu yayılmanın en kritik halkalarından biridir.
Çin–Venezuela ilişkisi son dönemde üç düzeyde yoğunlaştı: Birincisi, enerji ve ticaret. Çin, Venezuela’ya uzun yıllardır kredi veriyor; bu krediler büyük ölçüde petrol karşılığı yapılandırılıyor. Yani Venezuela’nın petrolü, Amerikan şirketlerinin değil, Çin’in uzun vadeli enerji güvenliğinin bir parçası hâline geliyor. Bu, ABD açısından yalnızca ekonomik değil, jeopolitik bir kayıp demektir.
İkincisi, finansal ve teknolojik bağlar. Çin, Venezuela’ya yalnızca para değil; altyapı, dijital gözetim teknolojileri ve iletişim sistemleri de sağlıyor. Bu, Washington’da şu endişeyi doğuruyor: “Latin Amerika’da Çin destekli, ABD denetimi dışında kalan rejimler kalıcılaşıyor.”
Üçüncüsü, askerî ve güvenlik boyutu. Venezuela’nın Çin’den askerî teçhizat alması, eğitim ve teknik iş birliği geliştirmesi, ABD’nin “arka bahçe” doktrini açısından kırmızı çizgidir. Soğuk Savaş mantığı burada hâlâ geçerlidir: Büyük güçler, rakiplerinin kendi nüfuz alanlarında askerî iz bırakmasına tahammül etmez.
Donald Trump, Çin’i yalnızca ticari bir rakip olarak değil, küresel düzeni yeniden yazmak isteyen sistemik bir tehdit olarak görüyor. Bu yüzden Venezuela dosyası Trump için üç amaca aynı anda hizmet ediyor: Çin’e mesajı; “Batı yarımkürede” kalıcı olamazsın. Amerikan iç siyasetine mesajı; “Ben Obama gibi pasif değilim; sertim.” Küresel düzene mesajı; “Kuralları ben koyarım, ihlal ederim, sonuçlarına da ben karar veririm.”
Bu bağlamda Venezuela müdahalesi, tekil bir olay değil; ABD–Çin rekabetinin Latin Amerika cephesidir. Peki neden bu gerekçe açıkça söylenmiyor? Çünkü Çin faktörü açıkça dile getirildiğinde, müdahalenin emperyal rekabet olduğu netleşir, demokrasi ve insan hakları söylemi çöker, uluslararası meşruiyet daha da zayıflar. Bu yüzden Trump yönetimi uyuşturucu, diktatörlük, Amerikan güvenliği gibi daha kolay pazarlanabilir gerekçelere yaslanıyor. Ama karar alıcılar düzeyinde dosyanın merkezinde Çin’in olduğu su götürmez bir gerçek.
Trump’ın ihlali karşısında “kurtarıcı” söylemine sığınanlara ne demeli?
“İyi ki Amerika var; diktatörlük yıkıldı” cümlesi ile ABD’nin uluslararası norm ve hukuka aykırı bu eylemini meşrulaştırmaya çalışanlar; aslında siyaseti etik dışına çıkaran bir kabule yaslanır. Bu kabul şudur; amaç kutsalsa yöntem sorgulanmaz. Oysa modern siyasal düşüncenin temel eşiği tam da burada başlar. Hannah Arendt, kötülüğün çoğu zaman şeytani niyetlerden değil, düşünmeden itaat eden akıllardan doğduğunu söyler. “Kurtarma” söylemi, düşünmeyi askıya alır; şiddeti araçsallaştırır, hukuku yerle bir eder.
“Diktatörü devirdik” diyen güç, aynı anda şunu da ilan eder: Hangi liderin meşru olduğuna ben karar veririm. Bu, egemenliğin evrensel ilkelerini değil, güçlünün keyfî takdirini esas alır. Hukuk, artık norm değil; sonradan yazılan bir gerekçeye dönüşür. Bu söylemin sosyolojik yanılgısı; toplumların, tek bir kişinin yokluğuyla özgürleştiği olgusudur. Devlet dediğimiz yapı; sınıflardan, kurumlaşmalardan, ideolojilerden, üretim ilişkilerinden ve kolektif alışkanlıklardan oluşur. Bir lideri ortadan kaldırmak, bu yapıyı dönüştürmez; aksine otorite boşluğu yaratır. Bu boşluk çoğu zaman daha sert, daha kontrolsüz güçlerle dolar. Irak işgalinden sonraki otorite boşluğunda İSİS’in doğması gibi! Bu nedenle “kurtarıcı müdahale”, çoğu toplumda; milliyetçi savunma reflekslerini güçlendirir. Muhalefeti “dış güçlerin uzantısı” hâline getirir. Toplumsal özneyi zayıflatır. Özetle, halk, kurtarılmaz; seyircileştirilir.
Uluslararası toplumun sessizliği
Venezuela’ya yönelik açık bir egemenlik ihlali yaşanmışken, dünyanın “medeni” devletlerinin büyük bölümünün sessizliği, aslında küresel düzenin geldiği noktayı ele veriyor. Hiçbir büyük devlet Amerika’yı açıktan kınamadı. Ne sert bir diplomatik çıkış gördük ne de hukuki bir yaptırım tehdidi. Bu sessizlik, hukukun değil gücün meşruiyet üretici hâle geldiğini gösteriyor.
Bu tablo, “uluslararası toplum” denilen yapının bir değerler bütünü değil, çıkarlar koalisyonu olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Bugün Venezuela’ya yapılan ihlale sessiz kalanlar, yarın benzer bir müdahalenin kendi kapılarına dayanmayacağının garantisine sahip değiller; ama kısa vadeli hesaplar, uzun vadeli ilkelere tercih ediliyor.
Venezuela cephesi
Venezuela cephesinde ise sorulması gereken asıl soru şu: Eski rejim gerçekten sona erdi mi, yoksa sadece biçim mi değiştirecek? Ya da bundan sonra Venezuela halkını ne bekliyor? Tarih bize şunu gösteriyor: Dış müdahalelerle “devrilen” rejimlerin yerini çoğu zaman daha kırılgan ama daha bağımlı yapılar alır. Venezuela’da da güçlü bir ihtimal olarak, eski iktidar kadrolarının önemli bir kısmı varlığını koruyacak; fakat bu kez Washington’la uyumlu, petrol gelirlerini yeniden yapılandırma adı altında ABD şirketlerine açmaya daha istekli bir çizgi izleyecek. Halk ve yoksullar için değişen bir şey olmayacak; yalnızca kaynakların yönü değişecek.
Bu noktada “özgürlük” söylemi yerini yeni bir ekonomik paylaşım sürecine bırakır. Rejim devam eder, ama artık kendi ayakları üzerinde değil; dış destekle ayakta duran, dış taleplere açık bir hâle gelir. Buna demokrasi demek, kavramın içini boşaltmaktan başka bir şey değildir. Trump yönetiminin bu hamlesi aynı zamanda geleceğe dair ürkütücü bir işaret de taşıyor. Latin Amerika’da sırada kim var sorusu artık fantezi değil, rasyonel bir kaygı olarak karşımıza çıkıyor… Kolombiya bu bağlamda sıkça telaffuz ediliyor. Buradaki asıl mesele; Amerikan iç politikasında “sert lider” imajının yeniden üretilmesidir. Trump, karmaşık sorunlara karmaşık çözümler sunan bir siyasetçi değil. O, güçlü bir anlatı kurar, düşman belirler ve hızlı hamlelerle kendi tabanına seslenir. Latin Amerika bu anlatı için elverişli bir sahne. Bu minvalde, Kolombiya’dan sonra sıradaki ülkenin Küba olacağı aşikardır!
Amerikan halkının tepkisi
Amerikan halkının üçte birden az bir kısmı, yapılan anket çalışmalarına göre (Yougov) bu tür müdahaleleri hâlâ “ulusal güç gösterisi” olarak alkışlıyor olabilir. Ancak tarih gösteriyor ki bu alkış, ekonomik maliyetler arttıkça yerini sorgulamaya bırakır. Mesela, Irak ve Afganistan deneyimi hâlâ kolektif hafızada tazeliğini koruyor.
Halkların ilkesel tutumu ne olmalı?
Bir devletin başka bir devletin egemenliğini ihlal etmesi; lider kaçırması, askerî güç kullanması, hukuku askıya alması koşullu olarak değerlendirilebilecek bir mesele değildir. Bu tür eylemler, kim tarafından ve kime karşı yapılırsa yapılsın, kategorik olarak reddedilmelidir. Aksi hâlde siyaset, ilke temelli bir alan olmaktan çıkar; güçlünün keyfine bırakılmış bir tahakküm pratiğine dönüşür.
Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir halk “kurtarılma” iddiasıyla bombalanıyorsa, burada savunulacak bir ahlak yoktur. Hukuku askıya alarak özgürlük getirdiğini iddia eden her güç, aslında özgürlüğün ne olduğunu inkâr ediyordur. Egemenlik ilkesi bir kez delinirse, o delik yalnızca hedef alınan ülkeyi değil, küresel düzenin tamamını zayıflatır. Bugün alkışlanan ihlal, yarın başka bir gerekçeyle normalleşir; sonunda hukuk istisna hâline gelir, istisna ise kural olur. Tarih, bu sürecin nereye vardığını defalarca göstermiştir.
Halkların ve sıradan insanların önünde zor ama kaçınılmaz bir sorumluluk duruyor: Dünyanın neresinde olursa olsun, bu tür ihlallere amasız, fakatsız karşı çıkmak. Ne diktatörlük adına susmak ne de “kurtarıcı güç” masallarıyla avutulmak. Çünkü bugün başkasının ülkesinde askıya alınan hukuk, yarın senin ülkende askıya alınır.
Gerçek özgürlük, dışarıdan dayatılan düzenlerle değil; hukukun evrenselliğini savunan, güce mesafeli duran ve ilkesel tutarlılığı elden bırakmayan bir bilinçle mümkündür. Bombalarla kurulan hiçbir düzen adil değildir. Ve adil olmayan hiçbir düzen, kalıcı olamaz.