Geçen hafta “Boşluk Hissi-Çocuklukta İhmalin İzleri” başlıklı yazıyla başlamıştım konuya ki üzerine Kahraman Maraş’taki elim okul olayı oldu. Yaşamını kaybedenlere rahmet, geride kalanlara sabır diliyorum öncelikle. Okulu basıp öğrenci ve öğretmen öldürmek bizim kültürümüze ait değil, Batı kültürünün hiçlik-boşluk-yalnızlık kültürüne ait ama bize de bulaştı sonunda…
Bizim geleneksel kültürümüzde öğretmene, büyüğe saygı, küçüğe sevgi, koruma kollama, merhamet, toplumsal aidiyet vardır. Batının bireysel kültüründe ise yalnızca “ben” vardır. Birçok anne, baba bile çocuğuna merhamet göstermez. Boşluk Hissi kitabının yazarı da Batılıdır. Biz çocuk sever, birbirini kollamayı sever bir toplumuz, neden böyle olduk, değerlerimize neden sahip çıkamadık…
Bozulmuş Eğitim Sistemi
Eğitim sistemimiz yıllar içinde çok bozuldu. Ortaokullardan çok yıllar önce disiplin yönetmeliği kaldırıldı, öğretmen değersizleştirildi. Çocukların ufak tefek yaramazlıklarını bile engelleyecek araçlar öğretmenlerin ve idarenin elinden alındı. Alo 148 hattı ile veliler haklı, haksız, tüm öğretmen ve idarecileri hükümete şikâyet etmeye başladı. Bozulma bu ölçüsüz şikâyet kültürüyle başladı.
Ezilen öğrenciyi korumak, yaramazlık yapanı eğitmek için bir şeyler yapmaya çalışan öğretmene Milli Eğitim soruşturma açtı. Uyarı, kınama, maaş cezası verdi, öğretmen ve idarecilere haksızlık yaptı. Öğretmenler öğrencileri doğru davranış konusunda eğitmekten kendilerini korumak için vaz geçti, yanlış davranışa göz yumdu, arkasını döndü. Gün geldi öğrenci öğretmeni tokatladı, yumruk attı, gün geldi bıçakladı, Milli Eğitim “Dur” demedi. Sonunda öğrenci 7 ayrı silah getirip sınıfı taradı…
Kültürü Bozan TV Programları
Her dizide silah var, mafya var, kaba kuvvet var, aile içi kavga var, ihanet, yalan dolan var. Hatta birçok çocuk programlarında ve oyunlarında. 40 yıl önce başladı, Ninja Kaplumbağalar, He Man, daha beterleri ile devam etti. Gündüz programlarında aile kavgaları, aile içi şikayetlerin ortalara dökülmesi, birbirine bağıran karı-koca, anne-çocuk, baba-çocuk…
İngiltere’deki programlara bakıyorum. Postman Pat örneğin. Birçoğu sevgi, saygı, hassasiyet, birbirini düşünme, nezaket, komşuluk programları. Kontrollü, doğruya işaret eden tür programlar. Bizde RTÜK ne iş yapıyor? Yapımcılar, senaristler ne yapıyor? Güzel mesajlar veren programlar yapsalar halk izlemeyecek mi? Denediler mi?
Milli Eğitim Ne Yapmalı?
Öncelikle Milli Eğitim kendine çeki düzen vermeli, “Andımız”la büyüyen bizlerin değerleri olan “Büyüklerimi saymak, küçüklerimi korumak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir” mesajlarındaki tutumla disiplin yönetmeliğini, okullarda öğretmene, öğrencilerin birbirine sevgi ve saygısını kazandırıcı eğitime yönelmeli. Öğretmen değersizleştirilmemeli.
“Dindar ve kindar” tarzı içinde toplumu bölücü bir tutumdan değil, her kesimi kucaklayıcı bir eğitimden söz ediyorum. “Değerlerimiz” eğitimi din eğitimi değildir, Aristo, Piaget paralelindeki evrensel etik değerler eğitimidir. Altı başlıklı bir eğitimdir, Sevgi, saygı, adalet, sorumluluk, dürüstlük ve iyi yurttaş olma eğitimidir.
Aileler Ne Yapmalı?
Üzerinde ısrarla durduğum “Boşluk Hissi”, çocuklar anne ve babalarından gerekli zamanı, ilgiyi, şefkati görmediklerinde, TV ekranıyla, cep telefonuyla, tabletlerle içsel yalnızlığa, içsel boşluğa itildiklerinde bozuk ruh hallerine giriyorlar. Onarın paraya, tablete, ekrana, pahalı cep telefonuna gereksinmeleri yok. Sizlerin ilgisine, zamanına, birlikte pikniğe gitmeye gereksinmeleri var.
Çocuğa özgüven diye aşırı özgürlük vermek, onu terbiye etmemek, sınır çizmemek de çok yaygınlaştı. Eskiden şımartma olarak tarif ettiğimiz şey şimdi çocuğa özgüven vermek oldu ama serbest bırakılan çocuk, sınırsız çocuk özgüvenli değildir, boşluk hissi içindedir. Doğru yerde “Yapma” sözcüğü ile büyüyen çocuk ise anne-babasından sevgi ve ilgi gördüğünü, yetiştirildiğini hisseder. Anne-babası ile bağ kurar. “Yapma” demek yeterlidir, ilgi gören çocuk bunu anlar, bağırmak, azarlamak, dövmek ise çocuk terbiyesi değildir, şiddettir. Şiddet sevgiyi değil şiddeti doğurur.
RTÜK Ne Yapmalı?
Tabii yalnızca RTÜK değil, eşit miktarda yapımcılar, senaristler, hatta oyuncular da sorumlu. Sanırım bu olay tüm toplumumuza ders oldu, her kurum, her birey kendine bir çekidüzen verecek. Yaratıcı senaryo yazmak bu kadar mı zor? Aylar önce “Şakir Paşa Ailesi” dizisiyle ilgili yazmıştım. Aile içi nahoş kavgalara odaklanmak yerine dönemin tarihsel önemi, ailenin ülkemizin sanat ve edebiyatına katkıları ön plana çıkarılamıyor mu?
Benzer şekilde, örneğin “Kızılcık Şerbeti” dizisinde her iki toplumsal varoluşun güzel yanları, gelenekleri, birbirlerinden alacakları güzel örnekler varken o dizide bile silahlar, bombalar neden patlıyor? “Hatta Yeraltı” dizisi bile mafyaya özendirme çizgisi, aşırı varsıl, şık ama bozuk yaşamlar sergileme yerine devletin mafyayla nasıl mücadele ettiğine odaklanamaz mı?
Halkın şiddete, kavgaya bu kadar meraklı olduğunu sanmıyorum. İçi dolu ve yaratıcı olduğu sürece silahlar patlamasa da ilgiyle izlerler. Senaristler yaratıcı yaklaşır, içini farklı doldurursa tabii… Toplum olarak çok güzel özelliklerimiz var, bunların unutulmadan, Batı kopyası, özentisi bozuk ilişkiler yerine yukarıdaki kurumlar nezdinde bu güzel özelliklerimizin ön plana çıkarılması diliyorum.