Yüreklerimiz yaralı… O çocuklar bizim çocuklarımız ve memlekette çözüm için ne yapacağımızı bile bilmiyoruz.

İyi niyetli girişimler var elbette

Bazı kurumların (özellikle Yapı Kredi gibi büyük bankaların) şiddet içeren, şiddeti normalleştiren veya özendiren dizilere reklam vermeme kararı alması gerçekten önemli ve takdir edilecek bir adım. Bu karar, son dönemde Türkiye'de yaşanan okul saldırıları gibi trajik olayların hemen ardından gündeme geldi ve toplumsal bir duyarlılık dalgası yarattı.

Önceki gün de yazmıştım. Televizyon dizileri ve dijital platformlardaki yapımlar, özellikle prime-time saatlerinde milyonlarca izleyiciye ulaşıyor. Gençler ve çocuklar için bu içerikler, rol model oluşturabiliyor. Araştırmalar ve uzman görüşleri (psikologlar, pediatristler, eğitimciler), sık tekrarlanan şiddet sahnelerinin (kaba kuvvet, silah kullanımı, intikam temaları) empatiyi azaltabileceğini, agresif davranışları meşrulaştırabileceğini ve özellikle hassas yaş gruplarında desensitizasyon (duyarsızlaşma) etkisi yaratabileceğini gösteriyor.

Şiddet, "çözüm yolu" gibi sunulduğunda, toplumsal normları yavaş yavaş değiştiriyor.

Reklam veren kurumlar, bu dizilerin ekonomik omurgasını oluşturuyor. Yüksek reytingli bir dizi, sponsorluklar, ürün yerleştirmeler ve reklamlarla finanse ediliyor.

Eğer markalar "reyting ne olursa olsun, şiddet varsa reklam yok" derse, yapımcılar ve kanallar senaryolarda daha dikkatli olmak zorunda kalır.

Bu, sansür değil; sorumlu tüketim ve üretim mantığıdır. Tıpkı çevre dostu olmayan ürünlere reklam vermemek veya etik dışı iş pratiklerine destek olmamak gibi.

Geçmişte benzer adımlar atılmıştı… 2019'da Samsung Türkiye, kadına ve çocuğa yönelik şiddet içeren dizilere reklam, sponsorluk ve ürün yerleştirme yapmayacağını açıklamıştı. Vestel ve bazı diğer markalar da destek vermişti.

Şimdi Yapı Kredi'nin Kurumsal İletişim Direktörü Arda Öztaşkın'ın "şiddeti özendiren dizi ve içeriklere reklam vermeyeceğiz, meslektaşlarımı da davet ediyorum" açıklaması, bu geleneği güçlendiriyor. Okul saldırılarından sonra Vestel gibi diğer isimlerin de benzer yönde ses çıkardığı görülüyor.

Sosyal Medya da tartışılmalı

Kahramanmaraş ve Siverek’te yaşanan, toplumsal vicdanı yaralayan ve infial yaratan olaylar, Türkiye’de sosyal medya düzenlemelerini yeniden alevli bir tartışmanın merkezine taşıdı.

Sosyal medyada provokatif içerik paylaşan 130 hesap hakkında işlem başlatıldı, 95 kişi gözaltına alındı. 1.104 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Okulları hedef gösteren 67 kişi gözaltına alındı. İyi ama yetmez!

Psikolog Christian Montag'ın da belirttiği gibi, yeni teknolojiler karşısında siyasetçilerin ilk tepkisi genelde bir "ahlaki panik" yaratmak oluyor. Kahramanmaraş ve Siverek’te tanık olduğumuz şiddet ve dezenformasyon dalgası, toplumun sinir uçlarını bozarken, yapısal bir reform yerine erişim engeli veya yaş sınırı çözüm olur mu?

Ancak 15 yaşındaki bir gencin sosyal medyaya girmesini engellemek, o platformun algoritmasındaki şiddeti körükleyen, bağımlılık yapan ve siber zorbalığı ödüllendiren mekanizmayı ortadan kaldırmıyor. Yasak, sadece sorunu halının altına süpürüyor ve kullanım yaşını birkaç yıl ileriye ötelemekten başka bir işe yaramıyor.

Sorun Kullanıcıda Değil, Tasarımdadır

Sosyal medya platformları bugün kâr hırsıyla hareket eden devasa birer veri fabrikasıdır. Eğitim araştırmacılarının dediği gibi; sonsuz kaydırma, kişiselleştirilmiş algoritmalar ve sürekli bildirimler, yetişkinlerin bile iradesini kıran birer "dijital uyuşturucu" gibi tasarlanmıştır.

Henüz gelişim aşamasında olan bir gencin, bu milyar dolarlık manipülasyon makinelerine karşı tek başına direnmesini beklemek ve direnemediğinde onu "yasakla" cezalandırmak rasyonel değildir. Asıl mesele, sosyal medya platformlarının temelden yeniden inşa edilmesi zorunluluğudur. Kullanıcıyı ekrana hapsetmeyi amaçlayan veri temelli iş modeli terk edilmelidir. Algoritmalar şeffaf hale getirilmeli ve şiddeti, nefreti, dezenformasyonu "etkileşim getiriyor" diye öne çıkaran yapılar yıkılmalıdır. Bağımlılığı tetikleyen tasarım unsurları yasal olarak suç sayılmalıdır.

Çocuklarımızı ve toplumu korumanın yolu dijital kapıları kilitlemekten değil, o kapıların ardındaki zehirli mimariyi yıkıp yerine abonelik modelleriyle finanse edilen, veriyi değil insanı merkeze alan, şeffaf ve hesap verebilir bir dijital ekosistem kurmaktan geçer.