Demokrasi şampiyonluğu yapan Amerika’nın maskesi İran saldırısıyla beraber tamamen düştü. Amerika Başkanı Trump, iki gün önce “İran'ı Taş Devri’ne, yani layık oldukları yere göndereceğiz” diye tehdit etti. Şiddet dilini, bırakın Taş Devrini, tarih öncesinde yaşayan ilkel insanların dahi hayal edemeyeceği boyutta meşrulaştırmaya çalışan Trump’a tavsiyem; önce Amerika’nın kanlı geçmişine bir göz atsın…

Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan beri kaç ülkeye saldırdığına dair tek ve tartışmasız bir sayı olmasa da ABD Kongresi için hazırlanan ABD’nin askerî müdahaleleri (CRS raporu-2022-2023) derlemesi, ABD silahlı kuvvetlerinin 1798–2022 arasında yurtdışında 469 kez kullanıldığını gösteriyor. Bu sayı, askerî müdahale/operasyon sayısıdır; aynı ülkeye birden fazla kez müdahale edilmiş de olabilir.

Ölüm sayısı konusunda da bütün ABD tarihi için herkesin kabul ettiği tek bir toplam yok. Ancak yalnızca 11 Eylül sonrası döneme bakıldığında bile Brown Üniversitesi’nin “Savaşın Maliyeti Projesi” (2023-2024), ABD’nin savaşlarının ve bağlantılı askerî operasyonlarının doğrudan şiddet sonucu 940 binden fazla insanın ölümüne yol açtığını; savaşların açlık, hastalık, sağlık sisteminin çöküşü ve altyapı yıkımı gibi dolaylı etkileri de eklendiğinde toplam ölümlerin 4,5 ila 4,7 milyon aralığına ulaştığını belirtiyor. Aynı çalışma, milyonlarca insanın da yerinden edildiğini vurguluyor.

Bu büyük toplamın içinde, ABD’nin doğrudan yürüttüğü ya da belirleyici askerî güç olduğu savaşlar özel bir yer tutar. Vietnam Savaşı için Britanicca Ansiklopedisi, Vietnam’ın 1995 tarihli resmî tahminine dayanarak yaklaşık 2 milyon sivilin ve 1,1 milyon Kuzey Vietnamlı/Viet Cong savaşçısının öldüğünü, ayrıca 200 bin ila 250 bin Güney Vietnam askerinin öldüğünü aktarıyor; ABD tarafında ölen asker sayısı ise 58 bini aşkındır. Irak’ta 2003 işgalinden sonra yalnızca şiddet kaynaklı sivil ölümler için Brown Üniversitesinin yürüttüğü “Savaşın Maliyeti Projesi’nin” verdiği asgari sayı 134 bin düzeyindedir, fakat bunun eksik sayım olabileceği özellikle belirtilir. Afganistan ve diğer 9/11 sonrası savaş alanları da eklendiğinde bilanço çok daha büyür.

Yaralanan, sakat kalan ve savaş travmasıyla yaşayan insanların sayısı için de bütün ABD tarihi boyunca kabul edilmiş tek bir küresel toplam yok; fakat güvenilir çalışmalar, yaralı ve kalıcı hasar gören insanların sayısının ölülerden çok daha fazla olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu yüzden yalnızca ‘kaç kişi öldü’ sorusu bile tablonun tamamını göstermeye yetmez; milyonlarca insan savaşlar nedeniyle uzuv kaybı, tecavüz, kronik hastalık, psikolojik travma, yerinden edilme ve kuşaklar arası yıkım yaşamıştır.

İşkence konusunda da tek bir tarihsel toplam verilemez. Ancak ABD Senatosu İstihbarat Komitesi’nin CIA gözaltı programına ilişkin raporu (2014), CIA’in bilinen 119 tutuklusundan en az 39’unun işkenceye uğradığını ve uygulamaların ‘vahşi’ nitelikte olduğunu ortaya koydu. Bu yalnızca belgelenebilen bir programın parçasıdır; tüm savaşlar ve bağlı aktörler için toplam sayı bundan kuşkusuz daha geniş olabilir.

ABD’nin Gazze’deki soykırım için İsrail’e sağladığı yoğun askerî yardım, silah transferleri ve diplomatik destek nedeniyle, birçok araştırmacı ve insan hakları savunucusu Washington’u bu yıkımın önemli bir destekleyicisi ve kolaylaştırıcısı olarak değerlendirmektedir. Brown Üniversitesi Savaşın Maliyeti Projesi, 7 Ekim 2023’ten sonraki iki yıl içinde ABD’nin İsrail’e 21,7 milyar dolar askerî yardım sağladığını belirtiyor. Birleşmiş Milletler’in insani durum güncellemeleri ise 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de on binlerce Filistinlinin öldürüldüğünü ve yıkımın çok büyük boyutlara ulaştığını kaydediyor.

ABD’nin kuruluşundan beri müdahaleleri, işgalleri, bombardımanları, darbe destekleri ve vekâlet savaşları sonucunda çok sayıda ülkenin siyasal ve toplumsal düzeni bozulmuş, yalnızca 21. yüzyıldaki savaşlarda bile milyonlarla ifade edilen bir ölüm, yaralanma, sakatlanma, yerinden edilme ve yoksullaşma tablosu ortaya çıkmıştır.

Ve şimdi bu tarihsel tabloya “bir tehdit” daha eklenmiştir: “İran’ı Taş Devri’ne göndereceğiz.”

Bu ifade, sıradan bir siyasal tehdit değildir; bu, modernliğin maskesi altındaki ilkel zihniyetin en çıplak ifadesidir. Çünkü bir ülkeyi “Taş Devri’ne göndermekten” söz etmek, yalnızca askerî bir üstünlük iddiası değil, aynı zamanda bir toplumun bütün sivil varoluşunu yok etmeyi meşru görmek anlamına gelir. Bu ise siyaset değil, medeniyet karşıtı bir düşünme biçimi, insanlık ve savaş suçudur.

Bugün İran’da yaşanan yıkımın somut tablosuna bakıldığında, bu söylemin retorik düzeyde kalmadığı açıkça görülmektedir. Açık kaynaklara ve saha raporlarına yansıyan verilere göre, 28 Şubat’tan bu yana, en az 30 üniversite ve yükseköğretim kurumu doğrudan ya da dolaylı saldırıların hedefi olmuştur. Üniversiteler yalnızca binalardan ibaret değildir; onlar bir toplumun hafızası, eleştirel aklı ve geleceğidir. Bu kurumların hedef alınması, fiziksel yıkımın ötesinde, bir ülkenin entelektüel damarını kesmeye yönelik sistematik bir müdahale anlamına gelir.

Bunun yanı sıra, hastaneler, köprüler, enerji altyapıları ve sivil yerleşim alanları da saldırılara maruz kaldı. Sağlık tesislerinin vurulması, yalnızca o anki can kayıplarını artırmakla kalmaz; aynı zamanda yaralıların tedavi edilememesi nedeniyle dolaylı ölümleri katlayarak büyütür. Köprülerin yıkılması, yalnızca ulaşımı değil, bir ülkenin iç ekonomik ve toplumsal dolaşımını felce uğratır. Bu tür hedeflerin sistematik biçimde vurulması, savaşın klasik askerî sınırlarının aşıldığını ve doğrudan sivil yaşamın hedef haline geldiğini gösteriyor.

İşte tam bu noktada, Donald Trump’ın kullandığı dil ile sahadaki gerçeklik arasındaki uyum açığa çıkıyor. Söylem ile eylem birbirini tamamlıyor. “Taş Devri” tehdidi, artık yalnızca bir metafor değil; altyapının, eğitimin ve sivil yaşamın sistematik biçimde yok edilmesiyle fiilî bir programa dönüşmüştür.

Asıl mesele ise burada başlıyor. Çünkü modern siyaset teorisi, gücün sınırsız kullanımını değil, onun sınırlandırılmasını esas alır. Uluslararası hukuk, sivillerin korunmasını, hastanelerin dokunulmazlığını ve eğitim kurumlarının savaş dışı alanlar olarak kabul edilmesini öngörür. Buna rağmen bu tür hedeflerin vurulması ve bunun bir “strateji” olarak meşrulaştırılması zihinsel olarak tam anlamıyla “tarih öncesi” bir evreyi işaret ediyor…

Bir toplumu eğitim kurumlarıyla, sağlık sistemiyle ve sivil altyapısıyla birlikte yok etmeyi düşünen bu akıl, apaçık, modernliğin dışına düşmüş en ilkel akıldır. Bu akıl, sahip olduğu teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun, zihinsel olarak tarih öncesi bir bilinç düzeyinde konumlanır.

Eğer bir siyasal lider, milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkeyi “Taş Devri’ne göndermekten” söz ediyorsa, bu yalnızca hedef aldığı ülkeye dair değil, kendi medeniyet iddiasına dair de bir ifşadır. Ve bu yüzden artık soru şudur; “Aslında, Taş Devri’nden dahi geri olan “tarih öncesi devre” ait ve laik olan kimdir? İranlılar mı yoksa İranlıları Taş Devri’ne göndermeye layık görenler mi?