Getto, diaspora ve para: Yahudilerin tarihsel ve ekonomik konumunu anlamak

Yazı dizimin bu bölümünde; Yahudi diasporasının ekonomik, toplumsal ve siyasal tarihini yalnızca önyargılar üzerinden değil, aynı zamanda, tarihsel zorunluluklar ve dışlanma mekanizmaları üzerinden anlamaya çalışacağım. Çünkü modern Siyonizm’i doğuran psikolojik ve siyasal zemini kavrayabilmek için, Yahudilerin yüzyıllar boyunca Avrupa ve Orta Doğu’da nasıl bir “arada kalmışlık” içinde yaşadığını görmek gerekir. Gettolar, sürgünler, ekonomik sınırlamalar, faiz tartışmaları, diaspora ağları ve sürekli tekrar eden güvensizlik ortamı; yalnızca Yahudi toplumunun ekonomik yönelimlerini değil, aynı zamanda kolektif hafızasını ve güvenlik arayışını da şekillendirdi. Modern Siyonizm’in ortaya çıkışında yalnızca milliyetçilik düşüncesi değil, aynı zamanda tarih boyunca yaşanan dışlanma, korunmasızlık ve “her an sürülebilir olma” korkusu da belirleyici oldu. Bu nedenle Yahudi tarihindeki getto deneyimi ile modern İsrail’in güvenlik merkezli devlet anlayışı arasında görünmez ama güçlü tarihsel bağlar vardır. Bu bölüm, işte o bağların ekonomik ve toplumsal arka planını anlamaya yönelik bir çabadır.

Yahudi tarihini anlamaya çalışırken “getto”, “sürgün”, “ticaret”, “faiz”, “tefecilik” ve “bankerlik” gibi kavramlar çoğu zaman birbirine karışır. Oysa Yahudiler, tarihin başlangıcından itibaren ne gettolarda yaşamış bir halktı ne de doğuştan para ve ticaretle özdeşleşmiş bir topluluktu. Antik Yahudi toplumu da diğer Yakındoğu toplumları gibi büyük ölçüde tarım, hayvancılık, zanaat ve yerel ticaretle yaşayan bir toplumdu. Yahudilerin zamanla ticaret, para alışverişi, kredi ve finans alanlarında görünür hale gelmesi, onların karakterinden değil, tarihsel koşulların onları ittiği zorunlu konumdan kaynaklandı.

Bu süreci anlamak için önce “getto” kavramından başlamak gerekir. “Getto” kelimesi ilk kez 1516 yılında Venedik’te Yahudilerin yerleştirildiği bölge için kullanıldı. Kelimenin kökeni büyük ihtimalle Venedik lehçesindeki “geto” ya da “getto” sözcüğüne dayanır; bu sözcük “dökümhane” ya da “metal döküm yeri” anlamına geliyordu. Çünkü Yahudilerin yerleştirildiği bölge eski bir dökümhane alanıydı. Zamanla bu yer adı, Yahudilerin zorunlu olarak yaşadığı kapalı mahalleyi ifade eden bir kavrama dönüştü.

Getto yalnızca bir mahalle değildi. Bir halkın belirli bir alana kapatılması, giriş çıkışlarının denetlenmesi, gece kapıların kilitlenmesi ve çoğunluk toplumuyla ilişkisinin kontrol altına alınması demekti. Bu nedenle getto fiziksel olduğu kadar hukuki, siyasi ve psikolojik bir sınırdı. Yahudilere “şehirde bulunabilirsiniz, ama bizimle eşit ve serbest biçimde yaşayamazsınız” deniliyordu. Getto, dışlama ile ihtiyaç duyma arasındaki çelişkinin mekânsal ifadesiydi.

Avrupa dışında, özellikle İslam dünyasında Yahudiler çoğu zaman cemaat halinde, kendi mahallelerinde yaşadılar; fakat bu durum Avrupa’daki getto sistemiyle aynı değildi. Bağdat, Kahire, İstanbul, Selanik gibi şehirlerde Yahudi mahalleleri vardı. Ancak bunlar çoğu zaman gece kapıları kilitlenen, zorunlu ve hukuken kapalı gettolar değildi. İslam dünyasında Yahudiler “zimmi” statüsündeydi; yani korunuyorlardı ama Müslümanlarla eşit sayılmıyorlardı. Bu sistem hiyerarşikti, eşitlikçi değildi; fakat Avrupa’daki gibi kurumsal kapatma ve tecrit modeli her yerde aynı sertlikte görülmedi.

Yahudilere yönelik dışlanmayı yalnızca dinle açıklamak eksik olur; fakat din bu sürecin en önemli zeminlerinden biriydi. Hristiyan Avrupa’da Yahudiler, yalnızca farklı bir dinî topluluk olarak değil, İsa’yı reddeden ve kimi teolojik yorumlarda onun ölümünden sorumlu tutulan bir halk olarak görüldü. Bu bakış, Yahudileri “içerideki yabancı” haline getirdi. Onlar Avrupa şehirlerinin içindeydi ama toplumun tam parçası sayılmıyordu. Hem tanınıyor hem dışlanıyor hem ihtiyaç duyuluyor hem de tehlikeli görülüyorlardı.

Bu dışlanmanın ekonomik boyutu çok belirleyicidir. Orta çağ Avrupa’sında Yahudiler birçok yerde toprak sahibi olamıyor, loncalara kabul edilmiyor, kamu görevlerinden dışlanıyor ve pek çok meslekten uzak tutuluyordu. Toprağa bağlı üretimden, zanaat örgütlerinden ve siyasal haklardan dışlanan bir topluluk için geriye daha hareketli, taşınabilir ve ağlara dayalı meslekler kalıyordu; ticaret, aracılık, para değiştirme, rehin karşılığı borç verme, kredi sağlama ve uzak bölgeler arasında mal dolaşımı.

Bu noktada faiz meselesi kritik bir rol oynar. Yahudilikte faiz tamamen serbest değildir; aksine belirli sınırlar içinde yasaklanmıştır. Tevrat’ta yer alan hükümlere göre, bir Yahudi diğer Yahudi’ye faiz uygulayamaz. Bu kural özellikle “Çıkış, Levililer ve Tesniye” bölümlerinde açıkça ifade edilir. Buradaki mantık ekonomik değil, ahlakidir; toplum içindeki dayanışmayı korumak. Fakir bir Yahudi borç aldığında onun üzerinden kâr elde etmek değil, ona destek olmak esastır. Bu nedenle faiz yasağı, modern anlamda bir bankacılık yasağı değil, topluluk içi sömürüyü engellemeye yönelik bir sosyal kuraldır.

Ancak aynı metinlerde bir başka hüküm daha vardır. Yahudi olmayanlardan faiz alınabilir. Bu ayrımın mantığı, antik toplum yapısında “iç grup” ile “dış grup” arasındaki farktan kaynaklanır. Toplum içindeki ilişkiler ahlaki dayanışmaya dayanırken, dış dünya ile ilişkiler ticari bir zeminde yürütülür. Bu nedenle Yahudi hukukunda ekonomi iki katmanlıdır; içerde etik sorumluluk, dışarda ticari serbestlik.

Bu ayrım Orta Çağ Avrupa’sında önemli sonuçlar doğurdu. Hristiyanlık’ta faiz uzun süre ağır bir günah olarak kabul edildi. Hristiyanlar teorik olarak faizle borç veremezdi. Ancak ekonomik hayat krediye ihtiyaç duyuyordu. Savaşlar, ticaret, vergiler ve yatırımlar için para gerekiyordu. Bu çelişki, faiz alanında bir boşluk yarattı. Yahudiler, kendi içlerinde faiz yasağına uymaya devam ederken, Hristiyan olmayanlara faiz uygulayabildikleri için bu alana yönlendirildi.

Burada önemli bir nokta daha var. Yahudiler bu alanı “seçmekten” çok, bu alana itilmişlerdi. Çünkü aynı zamanda diğer mesleklerden dışlanmışlardı. Bu nedenle kredi ve para işleri hem bir fırsat hem de bir zorunluluk haline geldi. Bu durum da bir paradoks yarattı; toplum Yahudilere ekonomik olarak ihtiyaç duydu, ama aynı zamanda onları bu yüzden suçladı ve dışladı.

İslam dünyasında da faiz (riba) genel olarak yasaktır. Ancak burada sistem farklı şekilde işledi. İslam ekonomisi, kâr paylaşımı, ortaklık ve ticari sözleşmeler üzerinden gelişti. Yahudiler bu dünyada yalnızca faizle uğraşan bir grup değildi; ticaret, zanaat, hekimlik ve tercümanlık gibi birçok alanda yer alabildiler. Bu nedenle, İslam dünyasında Yahudilerin ekonomik rolü daha çeşitliydi ve Avrupa’daki gibi tek bir alana sıkışmış değildi.

Yahudilerin ticaret ve finans alanında öne çıkmasının bir başka nedeni diaspora idi. Babil sürgünü, Roma egemenliği, MS 70’te Kudüs Tapınağı’nın yıkılması, Bar Kohba isyanı sonrası baskılar ve sonraki göç dalgaları Yahudileri farklı ülkelere dağıttı. Fakat bu dağılma, zamanla bir bağlantı ağına dönüştü. Bir Yahudi tüccar Bağdat’tan Kahire’ye, oradan İskenderiye’ye, Venedik’e, İstanbul’a ya da Endülüs’e gittiğinde, karşısında çoğu zaman bir Yahudi cemaati bulabiliyordu. Bu cemaatler ona dil, konaklama, güven, haber, ticari bilgi ve referans sağlayabiliyordu.

Bu ağların işleyişinde güven ve bilgi belirleyiciydi. Modern bankacılığın olmadığı bir dönemde ticaret, büyük ölçüde kişisel itibara dayanıyordu. Yahudi cemaatleri bu güveni sağlayan yapılar haline geldi. Aynı zamanda Yahudi dini geleneği, metin ve yorum merkezlidir. Bu durum, okuryazarlık oranını ve hukuki düşünme becerisini artırdı. Sözleşme yapmak, hesap tutmak, borç ilişkilerini kayda geçirmek ve ticari anlaşmazlıkları çözmek gibi beceriler Yahudi tüccarlar için önemli avantajlar sağladı. Çünkü ticaret yalnızca mal alıp satmak değildir; sözleşme yapmak, hesap tutmak, borç kaydetmek, vade belirlemek, farklı para birimlerini tanımak, vergi kurallarını bilmek, ortaklık ilişkilerini düzenlemek ve anlaşmazlık halinde hukuki yorum yapabilmek demektir. Yahudiler, bu metin, hukuk ve yorum kültürünü ticari hayata taşıyabildiler. Yahudi diasporası bu açıdan büyük bir avantaja sahipti. Farklı şehirlerde yaşayan Yahudiler birbirlerine mektuplar yazıyor, ortaklık kuruyor, borç ve alacak ilişkilerini kayda geçiriyor, malların nereden nereye gönderileceğini organize ediyor ve gerektiğinde dini mahkemeler ya da cemaat otoriteleri aracılığıyla anlaşmazlıkları çözüyordu.

Bu nedenle Yahudilerin “ticari terimlere” ve iş ilişkilerine hâkim olması tesadüf değildi. Diaspora onları çok dilli yaptı; dini hukuk geleneği onları metin ve sözleşme kültürüne alıştırdı; dışlanma onları taşınabilir mesleklere itti, cemaat ağı ise onlara güvene dayalı uluslararası bağlantılar sağladı. Bu dört unsur birleşince; Yahudiler bazı dönemlerde ticaret ve finans alanında görünür hale geldiler.

Erken Orta Çağ’da Radhaniler adı verilen Yahudi tüccar ağları bu sürecin erken örneklerinden biridir. Bu tüccarlar Avrupa, Akdeniz, İslam dünyası ve Asya arasında mal taşıyan, dil bilen, farklı siyasi ve dini dünyalar arasında aracılık yapan gruplardı. Onların başarısı gizli bir örgütlenmeden değil, diaspora koşullarından doğan pratik avantajlardan kaynaklanıyordu. Yahudiler hem Hristiyan hem Müslüman coğrafyalarda cemaatlere sahip oldukları için, birbirine güvenen ticari halkalar kurabiliyorlardı.

Ancak burada çok dikkatli olmak gerekir. Yahudilerin ticaret, kredi ve para işleriyle uğraşması onların güçlü olduğu anlamına her zaman gelmez. Çoğu zaman tam tersine, bu işler onları daha kırılgan hale getirdi. Borç veren kişi sevilmez; özellikle borç alan kral, soylu ya da halksa, öfke kolayca borç verene yönelir. Orta Çağ Avrupa’sında Yahudilerden borç alan hükümdarlar, kriz zamanlarında borçlarını ödememek için Yahudileri kovabiliyor, mallarına el koyabiliyor ya da halkın öfkesine terk edebiliyordu. Böylece Yahudiler hem gerekli hem nefret edilen bir “aracı sınıf” haline geldi.

Bu mekanizma Haçlı Seferleri, Kara Veba ve büyük sürgünlerde açıkça görüldü. 1096’dan itibaren Haçlı Seferleri sırasında Avrupa’daki Yahudi toplulukları saldırıya uğradı. 1348’de Kara Veba sırasında Yahudiler, kuyuları zehirlemekle suçlandı. İngiltere 1290’da Fransa 1306’da İspanya 1492’de Yahudileri sürdü. Bu olayların arkasında dini nefret kadar ekonomik çıkar, borçların silinmesi, mülklerin yağmalanması, siyasi birliği “dinsel saflık” üzerinden kurma arzusu ve kriz anlarında günah keçisi yaratma psikolojisi de vardı.

1492 İspanya sürgünü Yahudi tarihinde büyük bir kırılmadır. Sefarad Yahudileri Osmanlı’ya, Kuzey Afrika’ya, İtalya’ya, Hollanda’ya ve başka coğrafyalara yayıldılar. Bu büyük trajedi aynı zamanda yeni ticaret ve kültür ağlarının oluşmasına yol açtı. Ladino, İbranice, Arapça, Türkçe, İtalyanca, Portekizce ve İspanyolca bilen Sefarad Yahudileri Akdeniz ve Atlantik ticaretinde önemli bağlantılar kurabildiler. İstanbul, Selanik, İzmir, Livorno, Amsterdam ve Venedik gibi şehirler bu ağların merkezlerinden bazıları oldu.

Venedik gettosu işte bu tarihsel çelişkinin sembolüdür. Venedik, Yahudileri istemiyordu; ama onlara ekonomik olarak ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle onları şehirden atmak yerine belirli bir alanda topladı, denetledi ve ekonomik işlevlerinden yararlandı. Getto bu anlamda yalnızca nefretin değil, ihtiyaç ile korkunun birleştiği bir yönetim tekniğidir. “Onlara ihtiyacımız var ama onları eşit kabul etmek istemiyoruz” düşüncesinin taş ve kapıya dönüşmüş halidir.

Modern dönemde bazı Yahudi ailelerinin Avrupa finans dünyasında yükselmesi bu tarihsel arka planın devamı olarak anlaşılmalıdır. Amsterdam, Londra, Frankfurt, Paris ve Viyana gibi şehirlerde bazı Yahudi banker aileleri etkili oldu; Rothschild ailesi bunun en bilinen örneğidir. Fakat bu örnekler bütün Yahudileri temsil etmez. Avrupa Yahudilerinin büyük çoğunluğu küçük esnaf, zanaatkâr, seyyar satıcı, öğretmen, haham, yoksul mahalle sakini ya da küçük tüccardı. Bazı Yahudi ailelerinin finans alanında görünür olması, bütün bir halkın finansla özdeşleştirilmesi için kullanılamaz.

Yahudilerin tarih boyunca ticaret, faiz, kredi ve finans alanlarında görünür hale gelmesinin nedeni tek değildir. Bu süreç dinî yasaklar, meslek sınırlamaları, toprak mülkiyetinden dışlanma, diaspora ağları, okuryazarlık kültürü, çok dillilik, güven ilişkileri ve siyasal kırılganlığın birleşiminden doğmuştur. Hristiyanlıkta ve İslam’da faize yönelik yasaklar kredi alanında boşluklar yaratmış; Yahudilerin bu alana itilmesi onları ekonomik olarak gerekli ama toplumsal olarak hedef haline getirmiştir. Yahudilerin ticaret, kredi ve diaspora ağlarıyla özdeşleşmesi tarihsel bir “karakter” meselesinden çok, sürgünlerin, dışlanmanın ve zorunlu hareketliliğin sonucuydu. Modern Siyonizm de bu uzun tarihsel güvensizlik ve korunma arayışının modern çağdaki siyasal yansıması olarak ortaya çıktı.

…devam edecek

Okuma listesi:

  • Hannah Arendt — Totalitarizmin Kaynakları
  • Salo W. Baron — A SocialandReligiousHistory of theJews
  • Paul Johnson — Yahudi Tarihi
  • CecilRoth — TheHistory of theJews in Venice
  • Jonathan Israel — EuropeanJewry in the Age of Mercantilism
  • Walter Laqueur — A History of Zionism
  • ShlomoSand — Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi?
  • Simon Schama — TheStory of theJews