Yakın bir arkadaşımın anne kaybından sonra yazılmıştı aşağıdaki yazı, tarafımdan...’¶
Bir zamanlar, kendini filozof sanan bir yarı- filozof tanımıştım. ’“Kaliteli hayat, ne kadar az şeye ihtiyaç duyarak yaşadığınla doğru orantılıdır’” diyen. Biraz şarap, biraz ekmek, kitapları ve dostları ile yaşayabileceğini savunan. Ama sonra kendi paraya bağımlı dünyasının, labirentlerinin içinden çıkamayan. Böyle zamanlarda durup, düşünüyorum. Hala beni mutlu etmeye yeten basit, sıradan şeyler var mı diye?Aklımdan ardı ardına bir liste sıralıyorum sonra’…
Deli gibi İzmir ayazında, rüzgara karşı yürümeye çalışırken, elim ayağım buz kesmişken, kendimi sıcacık bir yere atmak. Sinema salonlarının kokusu’… Kargo pantolonumu, kar botlarımı çekip sinemaya gitmek, hatta işi abartıp 2 film üst üste izlemek. Filmlerin içine girip kaybolmak, o kadının yaşadığı yerde, o adamla yaşadığımı hayal etmek. Ajan olduğumu, maceradan maceraya koştuğumu düşünmek... Bazen de ’“benim hayatım çok daha güzel’” deyip mutlu olmak.
Üzerime ince, uzun kollu bir penye geçirip boynuma upuzuuun, yün atkılar dolamak. Hafta sonları, kahvenin içine alkol karıştırmak... Çakır keyif olmak, o keyifle caddeleri arşınlamak. İstanbul’’da olmak. İstanbul’’da, Galata’’da, Kuledibi’’nde ya da Tünel’’de olmak.
Spor yapmak. Önce üşenip, sonra koştukça koşmak hiçbir yere varmayan koşu bandında. İndiğimde önce duş alıp sonra pelte ama mutlu ilk oturduğum koltukta yatay pozisyona geçmek.

Bir sürü kitap alıp, sıcacık bir odada, sıcak kakao eşliğinde kitap okumak. Özenle hazırlanmış bir Pazar kahvaltısından sonra bütün gazeteleri alıp, yere yayılıp saatlerce gazete karıştırmak.
Pazar günleri, şehir dışına çıkmak... Şömine ateşi yakmak, şöminem olmadığı için üzülmek, şömineli bir misafirliğe gidince sevinmek. Gittiğim her yerde keskin oksijen kokusunu içime çekmek.
İnsanlarla daha iç içe, daha koyun koyuna olmak. Üşüyünce birisine sokulup ısınmak. Battaniyeyi kafama çekip uyuya kalmak. Dizi seyredip salya sümük ağlamak (arada o da lazım).
Çoluk çocuk, lombak tombalak evde toplanıp, pizza söyleyip korku filmi izlemek. Dünyanın derdini, 2 saatliğine ertelemek. Korku filmi bitince, saatlerce tabu oynamak. Tabu kesmezse ’“monopoly’”ye geçmek. Saatlerce konuşmak. Saatlerce susmak ya da.
Makarna pişirmek. Makarnaya sos pişirmek. Puding pişirmek. Tahta kaşıkla, tencere başında pudingi pişirirken, aslında 200 yıl önce İsviçre’’nin dağ köylerinden birinde yaşayan ve ailesine ’“sıcak çikolata’” pişiren tombul bir Slav kadını olduğuma inanmak.
Sonra duruyorum... Ohh, hala beni mutlu etmeye yetecek de artacak kadar ’“sıradan şeyler listem’” kalabalık. Hala yaşıyorum. Hala sağlıklıyım. Hala sevdiklerim hayatta.
Sonra acısını kalbine gömmeye hazırlanan, acısı daha çok taze arkadaşımı aramak için elimi telefona uzatıyorum’…
Annesini kaybetmiş bir insana ne söylenebilir, bilmiyorum.