John Berger’in çok sevdiğim bir sözü var, “Kelime dağarcığımız çok fakir olduğu için hayatta başımıza gelen pek çok şey isimsiz kalır,” der. Edebiyat bize bunun için lazımdır. Dilsiz ve kelimesiz kalan şeylere bir isim verebilmek için. Anlamak için. John Berger’in derinlikli düşüncelerinden biri, hayatımızın karmaşıklığını kelimelerle ifade etmenin zorluğuna işaret eder gerçekten de.
Bu fikir, edebiyatın en temel işlevlerinden birini aydınlatır. Edebiyat, tam da bu isimsiz kalan duygulara, deneyimlere ve gerçekliklere bir isim vermek için vardır. Dilsiz kalan şeyleri dile getirmek, onları anlamlandırmak ve böylece varoluşumuzu daha zengin kılmak için.
Yüksel Aksu’nun şahane filmi “Bak Postacı Geliyor” u izledikten sonra aklıma yıllar önce izlediğim “İl Postino” geldi. Yüksel’in filminde de bir postacı var ama iki filmdeki postacılar arasında benzerlik bulmak kolay değil. Ben bulamadım belki bulan vardır. Ama Yüksel’in filmindeki postacı da ciddi bir edebiyat düşkünüdür, İl Postino’daki de

“İl Postino – Postacı” filmi, sadece Pablo Neruda’nın İtalya’daki kısa sürgün günlerini anlatmaz; aynı zamanda şiirin, edebiyatın ve sözün kime ait olduğu üzerine zarif bir düşünme davetidir. Michael Radford’un yönettiği bu filmde, ünlü şair ile küçük bir Akdeniz kasabasında yaşayan yoksul ve içine kapanık postacı Mario arasında doğan dostluk, edebiyatın gerçek sahibinin kim olduğu sorusunu da gündeme getirir.
Mario, şiiri ilk kez hayranlıkla değil, merakla ve hatta biraz şaşkınlıkla karşılar. Neruda’nın dizeleri ona bambaşka bir dünyanın kapısını açar. Mario, şiiri sadece “güzel söz” olarak değil, kendi hayatına, aşkına, yoksulluğuna, hatta denizin kokusuna dokunan bir şey olarak yaşamaya başlar. İşte o meşhur cümle tam burada anlam kazanır: “Şiirler, onları yazan şairden çok, onlara ihtiyacı olana aittir.”
Bu söz aslında edebiyatın en insani yanını özetler. Bir şiir yazıldığı anda artık yalnızca şairin değildir. Bir roman basıldığı gün, yazarının zihninden çıkar ve okurun kalbine doğru yeni bir yolculuğa başlar. Okur onu kendi deneyimleriyle yeniden kurar, yeniden anlamlandırır. Böylece edebiyat, tek bir kişinin değil, onu okuyan herkesin ortak alanı hâline gelir.
Neruda’nın şiiri Mario’nun hayatında yalnızlıkla mücadele etmenin, aşkını ifade etmenin ve dünyayı anlamlandırmanın dili olur. Mario belki bir şair değildir; ama şiire belki de şairden daha çok ihtiyaç duyar. Çünkü onun kelimeleri yoktur, şiir ona kelime verir. Tam da bu yüzden edebiyatın gerçek varlık nedeni ortaya çıkar. İnsanların içindeki söylenemeyen şeyi görünür kılmak.
Bu bakışla edebiyat, yalnızca yazanın yarattığı bir eser değil, okuyanla tamamlanan bir ortak yapıdır. Bir halk türküsünün, bir destanın, bir şiirin kuşaktan kuşağa aktarılmasının nedeni de budur. Zaman değişir, şair ölür, kitap sararır… Ama ihtiyaç bitmez. İnsan acı çeker, sever, özler, kaybeder ve yine edebiyata döner.
“İl Postino”nun sıcak Akdeniz ışığında söylediği şey şudur: Edebiyat, yalnızların, aşıkların, kaybolanların ve arayanların sığınağıdır. Kalemi tutan el bir şairin olabilir; ama o kelimeleri gerçek anlamda sahiplenen, onlara sarılan, onlarla avunan kişi okurdur.
Ve belki de edebiyat bu yüzden vardır. İnsanın içindeki en derin yankıyı, başkasının kalbine ulaştırmak için.
Her iki film de sıradan insanların dünyasına şiirsel bir gözle bakar. “Il Postino”da küçük bir Akdeniz adasında yaşayan sıradan postacı Mario’nun yaşamına Pablo Neruda’nın şiiri dokunur. “Bak Postacı Geliyor”da ise postacı, Muğla ve Ula’da dolaşan bir haber, söz ve gönül taşıyıcısıdır. Yani postacı figürü, sadece mektup değil, insan hikâyeleri de taşır.
Şiir ve sözün gücü… “Il Postino”da şiir doğrudan merkezde yer alır. Şiir, Mario’nun dünyasını büyütür, ona aşkını anlatacak dili verir. Yüksel Aksu’nun filminde ise şiirin yerini Türk halk anlatısı, günlük mizah, taşra felsefesi ve sıcak söz geleneği alır. Yani biri Neruda’nın dizeleriyle büyüyen bir dünya, diğeri ise Anadolu’nun sözlü kültürüyle yaşayan bir atmosferdir.