Bir ay. Sadece bir ay. Türkiye’den Avrupa’ya gönderilen 29 ürün, “zehir” ve “kanserojen madde” gerekçesiyle geri çevrildi. Bazıları sınırdan döndü, bazıları piyasadan toplatıldı.

Bu tabloyu kamuoyuna taşıyan Diken haber portalında Ayşegül Kasap’ın derlediği veriler, artık münferit bir ihlal değil, yapısal bir alarm zili çalıyor. Sorulması gereken soru şu: Avrupa kapılarında yakalanan bu ürünler, Türkiye’de sofralara gelmeden yok ediliyor mu?

Tarım ve Orman Bakanlığı 7 Ocak 2025’te pestisit limitlerini Avrupa Birliği standardına yükselttiğini duyurdu. Üç ay uyum süresi tanındı. Eski kurallara göre üretilmiş ürünlerin ise “raf ömrü boyunca piyasada bulunabileceği” belirtildi.

Ama Avrupa sınırları beklemiyor. Ocak 2026 boyunca Türkiye menşeili ürünler birer birer “tehlikeli” koduyla geri çevrildi. Üstelik sadece teknik eksiklik değil; aflatoksin, okratoksin, pestisit kalıntıları, sibutramin, sildenafil gibi doğrudan insan sağlığını tehdit eden maddeler nedeniyle.

Türkiye’nin dünya lideri olduğu kuru incir, bu listenin başrolünde. Malta, Fransa, Almanya, Hollanda, Bulgaristan… Hepsi aynı üründe benzer sorunları tespit etti. Aflatoksin B1: İzin verilen limitin 10 katı. Okratoksin A: 20 kata varan oranlar. Tenuazonik asit (TEA): Nörotoksik risk.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın kendi sitesinde aflatoksin için kullanılan ifade net olarak, “Kuvvetli zehir ve kanserojen madde” tanımlanmış.

Peki Avrupa’nın “tehlikeli” koduyla geri çevirdiği incirler Türkiye’de hangi denetimden geçiyor? Aynı partilerin iç piyasaya sürülmediğine dair şeffaf bir kamu bilgilendirmesi var mı? Sorun sadece ihracatın itibarı değil. Sorun halk sağlığı.

Ne zamandır tarım ürünlerimiz de pestisit tespit edilmesi sonucu ülkemize geri iade ediliyor geri iade edilen ürünlerin ne olduğunu bilen var mı? Öyle bir zehir ki tarlaya sıkarken maske gözlük koruyucu giysi giyin deniliyor ama sakın yemeyin demiyorlar,

Oksimoron: Organik etiketi, pestisit gerçeğiFransa’ya gönderilen “organik kuru incirlerde” permetrin ve tetrametrin tespit edildi. Hem de limitin 6 ve 14 katı. Ben böyle oksimoron görmedim! Organik etiketiyle satılan bir üründe bu tablo, sadece tarım pratiğinin değil, denetim mekanizmasının da sorgulanması gerektiğini gösteriyor. “Organik” güven demektir. Ama güven, denetimsiz bir pazarlama sözcüğüne dönüşürse çöküş başlar.

Hollanda’nın geri çevirdiği ürünlerde tablo daha çarpıcı… Sibutramin: 23 bin 400 kat fazla. Sildenafil: 674 kat fazla. Bu maddeler Avrupa’da yasaklı veya doktor kontrolü dışında kullanımı riskli ilaçlar. Gıda takviyesi kılıfı altında piyasaya sürülmesi, artık “limit aşımı” değil, doğrudan halk sağlığını hiçe saymaktır.

Bu bir hata değil. Bu, bilinçli bir risk alma biçimidir.

Nar, fındık, patlıcan… Nar’da 9,5 kat pestisit. Fındıkta 5 kat aflatoksin. Patlıcanda formetanat kalıntısı. Turşuda etiketsiz alerjen.

Liste uzuyor. Her “tehlikeli” kodu, aslında bir itibar kaybı… Ama daha önemlisi bir güven erozyonudur. Yetkililer “numune alıyoruz, analiz yapıyoruz” diyor. Avrupa da analiz yapıyor.

Galiba önce “Avrupa’nın yakaladıklarını biz neden yakalayamıyoruz? Yoksa yakalayıp görmezden mi geliyoruz?” sorularını sormalıyız.

Gıda güvenliği, millî gurur meselesi değil; halk sağlığı meselesidir. Bu tablo, sadece ihracat istatistiği değildir; üretim modelinin alarmıdır.

Tarım politikası mı, kader mi? İklim krizi, yanlış depolama koşulları, yetersiz kurutma teknikleri, pestisit bağımlılığı… Evet, hepsi etkili. Ama denetim ve yaptırım zayıfsa, sorun teknik değil sistemiktir. Avrupa sınırları bizim kalite kontrol laboratuvarımız olmamalı.
İncir, nar, fındık… Bunlar Anadolu’nun yüz akı ürünleri. “Tehlikeli kodu”yla anılmaları kader değil.

Diken’de Ayşegül Kasap’ın derlediği veriler bir haberden fazlasını söylüyor. Türkiye’nin tarım ve gıda güvenliği politikası yeniden masaya yatırılmalı. Sorun “iade edilen ürün” sayısı değil.

Bu ürünlerin benzerleri, bizim sofralarımıza güvenle gelebiliyor mu? Eğer bu soruya net ve şeffaf bir “evet” veremiyorsak, mesele Avrupa değil, kendi mutfağımızdır. Ve mutfakta güven yoksa, hiçbir ihracat başarısı anlam taşımaz.

Ben şahsen bıktım “geri dönenleri kim yiyor?” sorusunu sormaktan.

Cevabını bildiğin soru da bir yere kadar tekrar edilebiliyor?