Deprem, insanlık tarihinden çok daha eski bir doğa olayıdır. Yerkabuğunun hareketi durdurulamaz; fay hatları insan takvimine göre işlemez. Ancak depremler yalnızca insan yerleşimlerinde felakete dönüşür. Doğada yaşayan hiçbir canlı topluluğu, bir sarsıntı sonrası on binlerce can kaybı yaşamaz. Çünkü doğa, kendi dengelerini bilir; insan ise çoğu zaman bu dengeyi yok sayar.
6 Şubat depremleri, bu gerçeği tüm çıplaklığıyla bir kez daha gözler önüne serdi. O gün yıkılan yalnızca binalar değildi. Bilimin uyarılarının, şehir planlamasının, denetimin ve kamusal sorumluluğun enkazı altında kaldık. Yaşanan büyük kayıp, “kader” ya da “doğal afet” sözcükleriyle açıklanamayacak kadar insan eliyle büyütülmüş bir yıkımdı.
Bin defa yazdım, yazmaktan sıkıldım ama yine yazıyorum: Deprem öldürmez; yanlış şehirleşme öldürür.
Yanlış zeminlere kurulan kentler, denetimsiz yapılar, imar aflarıyla meşrulaştırılan riskler ve betonun insan hayatından daha değerli görüldüğü bir anlayış öldürür.
Bir binanın ayakta kalıp kalmaması teknik bir mesele gibi görünse de, aslında derin bir toplumsal tercih meselesidir: Yaşam mı, rant mı?
İnsan dışındaki canlılar barınaklarını toprağın, rüzgârın ve suyun karakterine göre kurar. Biz ise dere yataklarını doldurur, fay hatlarını görmezden gelir, yumuşak zeminlere yüksek yapılar dikerek doğaya meydan okuruz. Sonra da sonuçlarına “felaket” deriz. Oysa ortada şaşırtıcı olan hiçbir şey yoktur; yalnızca öngörülebilir bir ihmal zinciri vardır.
İzmir gibi aktif fay hatları üzerinde bulunan kentler başta olmak üzere, Türkiye’nin tüm şehirleri bu gerçekle yüzleşmek zorundadır. Şehirlerimizi büyütürken neyi merkeze alıyoruz? Bilimsel verileri mi, yoksa kısa vadeli ekonomik çıkarları mı? Güvenli yaşam alanlarını mı, yoksa sayılarla ölçülen beton metrekarelerini mi?
Doğayla uyumlu şehirleşme, artık romantik bir çevreci söylem değil, yaşamsal bir zorunluluktur!
Bu anlayış; zemin etütlerinin titizlikle yapıldığı, yapı yoğunluğunun azaltıldığı, yatay ve dayanıklı mimarinin benimsendiği, afet risklerinin planlamanın merkezine alındığı bir kent vizyonunu gerektirir. Aynı zamanda yeşil alanları, su havzalarını, doğal koridorları koruyan; toplumsal dayanışmayı güçlendiren kamusal mekânlar yaratan bir yaşam biçimini savunur.
6 Şubat’tan sonra sormamız gereken asıl soru şudur: Bu büyük acıdan gerçekten ders çıkardık mı? Yoksa zaman geçtikçe hafızamızı da mı enkaz altında bırakıyoruz? Anmalar, yalnızca geçmişi hatırlamak için değil, geleceği değiştirmek için anlamlıdır.
Bu yüzden bugün, başta İzmir olmak üzere ülkemizin her kentinde doğayla uyumlu şehirleşmeyi yüksek sesle tartışmak zorundayız. Bu tartışma mimarların, mühendislerin ya da şehir plancılarının meselesi olmanın çok ötesindedir. Bu, bir yaşam hakkı meselesidir.
İnsan doğanın efendisi değil, onun bir parçasıdır. Bu gerçeği kabul etmeden kurulan her şehir kırılgandır. 6 Şubat’ın yıldönümünde kaybettiklerimizi anarken, onları yalnızca yasla değil, sorumlulukla da hatırlamak zorundayız. Çünkü gerçek anma, bir daha aynı acıların yaşanmaması için cesurca değişmeyi göze almaktır.