Yanı başına yıldırım düşmüş gibi ürktü, fotoğraf makinesinin flaşından…
İkincisinde de sıçradı yerinden…
Bir insan niye korksun ki bu kadar?
Niye bu kadar korktuğu, 67 yıllık yaşamının neredeyse her günü dramla dolu olan bir kadının öyküsünde gizli… Çünkü hep şiddet görmüş, hayat hep korkutmuş onu. İşte flaştan bile ürken o kadının, inanılması zor olan öyküsü:
Anne babasıyla 3 yaşında Yalova'dan gelmiş, İzmir Pınarbaşı'na… Çocukluğundan en çok hatırladığı, babasından yediği dayaklar… Bir keresinde ayaklarından deveye asmış, öyle dövmüş. Hiç bilememiş neden dayak yediğini… Bir de onlar yemesin diye babasının yumurtaları saklamasını unutamamış.
Sonradan öğrendiğine göre, babası doğduğu günden beri istememiş onu, bu yüzden de kimliğini çıkarmamış. Fakat serpilip 16 yaşına geldiğinde başlık parası için satmış 4 bin liraya, sevmediği bir adama… 'Cebine koyduğu paranın sevinciyle bana bir kez bile bakmadan gitmesini de unutamadım' diyor, gözpınarlarından akmaya çalışan damlaları tutmaya çalışırken…
Üç yıl sonra dünyaya gelen kızıyla hayata bağlanmaya çalışmış. Pamuk ve tütün ameleliği, mandarin toplayıcılığı, çocuk bakıcılığı yapmış ve eve döndüğünde de hep dayak yemiş. Hem kayınpederinden, hem de daha çocuk yaşta koynuna soktukları eşinden…
Dört yaşına gelen kızı kuyuya düşüp öldüğünde, henüz 10 aylık olan oğluyla unutmaya çalışmış büyük acısını… Sonra sırasıyla 5 çocuk daha doğurmuş, bitmek tükenmek bilmeyen dayakların eşliğinde… Üçüncü çocuğunu da birkaç aylıkken hastalık yüzünden kaybetmiş. Ama o hep çocukları için tutunmaya çalışmış hayata… Onları yetiştirmek, büyütmek için dayanmış azap dolu yıllara…
Römorkunda kendisi gibi çile yolcularını taşıyan traktöre bir minibüsün çarpmasıyla ağır yaralanmış, üç amelenin yaşamını yitirdiği trafik kazasında… Üç ay hastanede yatmış, sol bacağındaki üç platinle dönmüş 6 çocuğu ve her gün içki içip kendisini döven kocasının yanına…
Bunları anlatırken, yüzündeki gülümseme dikkati çekiyor. Niye gülerek anlatır ki insan bu kadar acı dolu yılları… 'Yalan dünya ne yaparsın' diyor. Gerçek mutluluğu, toprağın altında aradığını söylüyor: 'En azından orada rahat edeceğim.'
Kızmamış mı dayakçı kayınpedere, beddua etmemiş mi hiç? Ölümünden kısa süre sonra rüyasına girmiş kayınpederi… Derin bir kuyu ve kıpkırmızı alevler içinde kavrulurken sesleniyormuş kendisine: 'Fatma, kızım kurtar beni…' Hocaya gitmiş, 'Ne yapayım, benden yardım istiyor' diye sormuş. Dayakçı kayınpeder için hayır yapıp dağıtmış, öteki dünyada fazla azap çekmesin diye…
Sekiz yıl önce, 'Bırak artık içkiyi, namaza başla' diye ikna ettiği kocasını, Cuma Namazı'na yollamış. Ender mutlu olduğu günmüş o gün ya da o öyle sanıyormuş. İçkiyi bırakacak, doğru yolu bulacak, kendisini artık hiç dövmeyecek. Akşamüzeri kötü haberi oğullarından almış. Aşırı alkollü olarak kamyoneti ile beş takla atan kocasının cesedinin parçalarını asfalttan güçlükle toplamışlar.
Felek dediğin kahpe, herkesi bırakıp sadece bir insanla bu kadar meşgul olur mu? Oluyormuş demek…
Kocasının ölümünden sonra yaşamının en zor günlerini yaşamaya başlamış. Kapısına gittiği dört oğlu ile iki kızının evinden birer birer kovulmuş.
Torunu üzerine devrilen sıcak su yüzünden kendisini suçlayan oğlunun evinden kovulduğunda gittiği diğer oğlu da, çıkan yangından onu sorumlu tutmuş. Gittiği üçüncü oğlunun evinde de istenmemiş. Yaz günü buzdolabına soğuması için koyduğu şişeden daha sonra su içmek istemiş. İki yudum aldığında kavrulmuş boğazı… Çünkü o suyun içine çamaşır suyu ile tuz ruhu katmış, gelin diye bağrına bastığı insan.
Diğer oğlunun evine gitmiş, bir umut: 'Bir güncük burada kalayım.'
Kapıda bekleten oğlunun karısıyla olan konuşmasını duymuş:
- Annem geldi, bir gün kalacakmış.
- Olmaz, alışırsa gitmez bir daha.
Dört ay önce meydana gelen bu olaydan sonra ilk kez sokakta kalmış. Gaziemir Aktepe'de haline acıyanlar bir ev bulmuşlar. Karanlık ve rutubetle bezenmiş bir gecekondu girişi… 50 lira aylık kira isteyen ev sahibi ona kucak açmış. İki çek yat, bir yatak, birkaç battaniye, biraz kap-kacak, bir soba bulmuş mahalle sakinleri…
Komşuların verdiği 3 lira dolmuş parasıyla gittiği Gaziemir Gıda Bankası Yardımlaşma Derneği'nde verilen giysilere sevinmiş. Ardından gittiği kamu kurumunda yaşlılık aylığı almayı hak etmediğinin söylenmesine üzülmüş. Dönüş yolunda tesadüfen yanından arabayla geçen oğlunun görmezden gelmesiyle de yıkılmış: 'Bi korna bari çalsaydın be oğlum, hiç mi hakkım yok üstünde…'
İster istemez soruyorum: 'Kızmıyor musun çocuklarına?' Cevap, şaşırtıcı: 'Analık hakkı ödenmez ama kızamıyorum. Çünkü onlar bu dünyanın yalan olduğunu bilmiyor. Beddua da etmem. Ben anayım.'
'Ayağının altını öpeyim, haber falan yapma. Çocuklarım kızar, gelip beni döverler' diyen 67 yaşındaki bir kadının ağzından dökülen bu sözlerin insanı yerle bir etmemesi mümkün mü? Kimliğini bile açık yazamadığım bu kadına sosyal yardım kuruluşlarının el atmasını beklediğim yazımı, sanırım şöyle bitirmem gerekiyor: Orada kimse var mı?