Oğuz Atay, bir dönem hayatımıza trajedi kıvamında musallat olan çıkışsızlığın romanını yazdı; 'Tutunamayanlar.' Bu romandan çok etkilendik.
Aradan uzun yıllar geçti. Tutunamayanların dünyasını çoktan unutmuştuk. Tutunamayanların o büyük romanda kaldığını düşündüren akışı içinde günler geçip gidiyordu. Tutunamayan sadece bir avuç insan, yaşamın kıyısında, sessiz isyanını dile getiriyordu.
60'lı, 70'li yılların devrimci kuşaklarının günümüz temsilcileri ise, sosyal ve siyasal yaşamda tuttukları köşeler itibarıyla, tutunamayanlar değil, sisteme tutunanlar olarak siyasal hayatımızda yer tutuyorlardı.
'Tutunamamak, yoğunluklu olarak benim kuşağımda yaşanmış bir dramdır.' Böyle düşünüyordum. Ta ki Nejat İşler'in o açıklamasını okuyana dek.
'Amacım zamanı satın almak. Mülk edinmek gibi bir derdim yok. Mülkiyet hırsızlık gibi bir şey. Sevmiyorum işte. Biz kuşak olarak böyleyiz. Bize sevmeyi, bir şeylere bağlanmayı öğretmediler. O tarafımız gelişmedi. Benim bir tek düşüncem var; çıplak geldim, çıplak gideceğim… Ben dünyanın bir parçasıyım, şurayla ve bedenimle sınırlı değilim. Bir şeyler yanlış gidiyor, birileri acı çekiyor… Ben de çekiyorum aynı acıyı. Altıma son model bir araba çekip, güzel bir ev alıp mutlu mu olacağım yani? Hayır olmam. Aramızda mutlu olanlar varsa zekalarından şüphe ederim, bir de gözlerinden. Çünkü iyi görmüyorlardır.'
Neler söylemiş öyle…
Hayatta kaybedilecekler hanesi boş olan insanı nasıl tanırız?
O haneyi kendi iradesiyle boş tutuyorsa, bu yüce aşkınlık karşısında şapka çıkarmak gerek.
'Mülkiyet hırsızlıktır' diyen Proudhon'dan beri kapitalistlerin 'kutsal mülkiyet' fikri masumiyetini yitirmiştir.
Günümüzde mülksüzlük ve yersizyurtsuzluk, sisteme başkaldırıyı besleyen en derin kaynak olarak, sisteme tutunmak istemeyenlerin kendilerini ifade biçimi olmuştur.
Nejat İşler mutluluğu sorguluyor. Mülkiyetin mutluluğa yol açmasını bir zeka sorunu olarak görüyor ve mutluluğun kaynağında mülkiyet ilişkilerinden azade insanı arıyor.
İnsanlığın çektiği acıları kendi acısı gibi gören, insanı değersizleştiren mülkiyet tutkusuna karşı çıkan Nejat İşler, kendi kuşağı hakkında çok önemli bir bilgi veriyor. 'Bize sevmeyi, bir şeylere bağlanmayı öğretmediler.' Böyle söylemiş.
Beklentileri olmayan insanda aidiyet duygusunun gelişmemesi anlaşılır bir durum. Sevmeyi bilmemek ise gerçekten anlaşılması güç bir şey.
Bizim kuşağımızın içinde tutunamayanlar vardı ve azınlıktaydılar. Oysa şimdi tutunamayan bir kuşakla karşı karşıyayız. Asıl trajik olan da; galiba tutunmak istemiyorlar. Bir kuşağı boşluğa yuvarlamak için ne yapmış olabiliriz?
Aslında çok fazla bir şey yapmış olduğumuzu düşünmüyorum. Tüketim ve gösteri toplumunda işler varacağı yere vardı; insanlar tüketmekten yoruldu. Gösteri toplumu mahremin sonunu getirirken, tüketim toplumu da mülkiyet ilişkilerinin ipliğini pazara çıkardı.
Gösteri ve tüketim amaçlı toplumsal yaşam, hayata tutunmak istemeyen bir kuşak yarattı.
Kapitalistler eseriyle övünebilirler.
Nejat İşler'e şifalar diliyorum.