Bu soruları daha önce sordum, bugün tekrar ediyorum… Avrupa sınır kapılarında durdurulan kasaların üstünde yalnızca bir ülke adı yazmıyor; aslında o kasalar bir tarım sisteminin, bir denetim anlayışının ve en önemlisi bir gıda politikasının aynası gibi duruyor. 2025 verileri bu aynayı bir kez daha yüzümüze tuttu. Avrupa Komisyonu’nun Gıda ve Yem için Hızlı Alarm Sistemi (RASFF) kayıtlarına göre Türkiye, pestisit kaynaklı bildirimlerde Hindistan’dan sonra ikinci sırada. Üstelik bu bildirimlerin neredeyse yarısı, daha sınırı geçemeden geri çevrilen ürünlerden oluşuyor. İşte tam bu noktada herkesin sorması gereken soru şu: Geri dönenleri kim yiyor?
Rakamlar soğuk ama bence memleketin sıcak sorunu bu. 2025’te Türkiye’den Avrupa’ya gönderilen gıdalara ilişkin 105 pestisit bildirimi yapılmış. Bunların 51’i sınırdan çevrilmiş. Yani “uygunsuz” bulunan, Avrupa tüketicisine layık görülmeyen ürünler. Listenin başında ise biber var. Sınırdan dönen 51 ürünün 27’si biber. Onu domates ve nar izliyor. Limon, asma yaprağı, armut, greyfurt, mandalina ve şeftali de bu ayıp kervanına ekleniyor.
Biber meselesi özellikle düşündürücü. Çünkü bu biberlerin bir kısmında tespit edilen Formetanate adlı etken maddenin Türkiye’de biberde kullanımı yasak. Son derece toksik olduğu bilinen bu maddenin hâlâ ürünlerde çıkıyor olması, meselenin “birkaç hatalı üretici” ile açıklanamayacağını gösteriyor. Burada sistemik bir sorun var. Denetimde, eğitimde, yönlendirmede ve belki de göz yummada.

2025 yılının son gününde de kuru incirlerimizden kanserojen madde çıktı! RASFF'ten yapılan duyuruya göre İzmir’den İtalya'ya ihraç edilen kuru incirlerde güvenli limitlerin 9 katı okratoksin tespit edildi! Ürünler sınırdan geri çevrilerek Türkiye'ye iade ediliyor.
Avrupa kapısından geri çevrilen bu ürünlerin akıbeti ise belirsiz. İmha mı ediliyorlar? Yeniden mi işleniyorlar? Yoksa sessizce iç piyasaya mı sürülüyorlar? Resmî açıklamalar bu konuda net değil. Net olan tek şey, Avrupa için riskli bulunan bu gıdaların bir şekilde “yok olmadığı”. Ve bu belirsizlik, sofraya oturan herkesin meselesi.
Greenpeace Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü “Zehir Etme” kampanyasının talebi aslında son derece basit: Pestisit analizleri açıklansın. Bakanlık tarafından yapıldığı söylenen analizlerin sonuçları kamuoyuyla paylaşılsın. Çünkü ne yediğini bilmek bir lütuf değil, temel bir hak. Bu talebin arkasında 50 binden fazla imza var. Üstelik mahkeme de geçen yıl analiz sonuçlarının açıklanması gerektiğine hükmetti. Buna rağmen veriye ulaşmak hâlâ zor, hâlâ dolambaçlı.
RASFF verileri bu yüzden kıymetli. Çünkü istemeden de olsa bir pencere açıyorlar. Ama o pencereden görünen manzara iç açıcı değil. 2024’te sınırdan en çok dönen ürün biberdi, 2025’te de öyle. Bu tekrar, biber üretiminde yapısal bir sorun olduğunu düşündürüyor. Yanlış pestisit kullanımı mı, yeterli denetimin olmaması mı, üreticinin çaresizlikten yasaklı maddelere yönelmesi mi? Belki hepsi.
Tarımda pestisit meselesi yalnızca sağlık değil, aynı zamanda bir adalet meselesi. “İhracata giden eleniyor, iç piyasaya kalan yeniyor” algısı, toplumda derin bir güvensizlik yaratıyor. Avrupa’nın reddettiği ürünü bizim soframızda görmek, yalnızca mideyi değil vicdanı da bulandırıyor.
Bu yazının başlığındaki soru bu yüzden rahatsız edici ama gerekli: Geri dönenleri kim yiyor? Eğer bu soruya açık, şeffaf ve ikna edici bir cevap verilemiyorsa, ortada ciddi bir yönetim sorunu var demektir. Tarım ve gıda politikası, ihracat rakamlarından ibaret değildir. Asıl mesele, ülkenin kendi yurttaşına ne yedirdiğidir.
Sağlıklı gıdaya erişim, ne yediğini bilme hakkı ve şeffaflık; bunlar slogan değil, demokrasinin sofradaki karşılığıdır. Avrupa sınırından dönen kasalara bakıp susmak yerine, o kasaların nereye gittiğini sormak zorundayız. Çünkü cevap verilmedikçe, o sorunun muhatabı hepimiz olmaya devam edeceğiz.