Prof. Dr. Yaman ÖRS’’ün dediği gibi, ’‘Bilimle felsefeyi birbirinin karşıtı ya da rakibi olarak değil, dünyayı anlama, açıklama (ve değiştirme) çabamız birbirlerini bütünleyici iki etkinlik olarak düşünmemiz çok daha geçerli bir düşüncedir. ’¶Prof. Dr. Yaman ÖRS, felsefeyi tıp içine sokan, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi deontoloji bölümünde görev yapmış olan, yani etik işleriyle uğraşan bir bilim adamıdır.

Prof. Dr. Necla Arat’’ın dediği gibi; ’“Felsefe, insana duyduğu saygı gereği bireyleri özerk ve özgür kişiler sayar.’”
Onlara olumlu ya da olumsuz yargılarla yanaşmayıp yalnızca aydınlatma işlevini üstlenir. Seçme ve karar aşamasını bireyin kendisine bırakır. İşte bu nedenle, felsefe ve bilimin ilerlemesi ve yanılsamalardan kurtulması için, koşulsuz bir düşünce ve ’‘tartışma’’ özgürlüğüne gerek vardır.
Düşünmeyi öğrenmemiş yani felsefe geleneği olmayan toplumlarda kolay tanımlar ve hazır formüller, büyük kitlelerce hemen benimseniyor. Böylece, gerek üretkenlikleri gerekse yaratıcılıkları yozlaşıp yavaş yavaş yok oluyor. Böylesi toplumlarda (Türkiye dahil) düşünen, araştıran, eleştiren, yaratan, çağdaş insanı yetiştiremedikleri için gerçekte ’‘aydın yoksulluğu’’ çeken toplumlar olarak kalıyorlar.
Türkiye felsefe geleneği olmayan bir eğitim anlayışına sürüklendiği içindir ki, bugünkü sıkıntıları yaşıyoruz. Eğer insana ve düşünceye saygı duyan ve insancıl değerleri yücelten, eylemin gücünü bilen, karşılıklı hak ve özgürlüklere saygılı, ülke ve dünya insanlarına duyarlı bir toplum öngörüyorsak; ona ulaşmada, her türlü zorluğu yenmeyi de göze almamız gerekmektedir.
Felsefe, insan davranışlarıyla ilgili günlük yaşamdaki değer yargılarımızı, eleştirel-kavramsal bir değerlendirmeyle zihinsel bir süzgeçten geçirmek. Bu anlamda felsefe eğitiminden yoksun kalmış bir toplum, ’‘biad’’ eden bir toplumdan başka bir şey değildir.
Öğretmen okulunda okurken, niçin felsefe eğitimine çok önem verildiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Felsefe öğretmenimiz İsmet Gülyiyen, 1967 yılında dersimize geliyordu. Onun, o gün söylediği hakkında, bu gün ne kadar doğru bir söylemde bulunmuş diye düşünüyorum. Şöyle demişti; ’“Bir toplumu, bir ülkeyi geriletmenin en kolay yolu, o ülkede felsefe eğitimini kaldırmaktır.’” Çünkü felsefe; eleştirinin, kuşkuculuğun, pozitif düşünmenin, doğru düşünmenin öğretildiği bir alandır. Felsefe eğitiminden yoksun bir toplum ’‘biad’’ etmeye, emir kulu olmaya mahkumdur, hak ve özgürlüklerini savunamayacak kadar zavallıdır, çaresizdir.
Bakın,bugün Avrupa’’da demokrasinin en kökleştiği Fransa’’da felsefe eğitimine verilen önemi şöyle anlayalım:
Gazeteler bir gün önceden başlık attı, televizyon kanalları ilk haberlerinde duyurdu. Fransa çalkalandı. Üniversite sınavına girmek isteyen 528 bin Fransız genci ’‘felsefe’’ sınavına girmişti. ’‘Bakalorya’’ adı verilen bu sınav, liseyi bitirenleri sıkı bir elemeden geçirip, ’‘Genel, teknik ve mesleki’’ olarak üç kategoride yapılan bu sınavı aşmadan hiç bir genç üniversiteye giremez.’” koşulunu getiriyordu. Bu sınav bizdeki eski ’‘olgunluk’’ sınavını andıran bir durum. Sınavlar merkezden değil, bölgelerdeki komisyonlarca hazırlanan ve test değil, klasik sorulardan ölçülüyor.
Fransa hala kuru bilginin ölçülmesine değil, düşünmenin oluşturulmasına ve düşüncenin düzgün anlatımına öncelik veriyor.
Türkiye’’de ise okullarda artık felsefe diye bir şey kalmadı. Bunun içinde Türk gençliği; düşünen, araştıran, eleştiren, üreten, sentezleyen, analiz eden bir yapıdan, bilinçli olarak uzaklaştırıldı.
Fransız gençlerine sorulmuş felsefe alanıyla ilgili sorulardan bazılarına bakınız:
’“Rasyonellik mutlaka bilimsellik demek midir?’”
’“Unutmak, insan olmanın vazgeçilmez koşulu mudur?’”
’“İtaat etmek bir ödev olabilir mi?’”
’“Devletin gücü baskı mı getirir, özgürlük mü?’”
’“Belleksiz bir halk özgür olabilir mi?’”
Şimdi size soruyorum; felsefe eğitiminden ve geleneğinden yoksun olan bir TÜRKİYE’’de, aşağıdaki sorularımız yanıt bulabilir mi?

’• Vicdanlı ve adil bir siyaset üretebilir misiniz?

’• İyi yönetilen, istikrarlı, güvenli ve demokratik bir Türkiye yaratabilir misiniz?

’• İnsan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve gerçek bir kuvvetler ayrılığına sahip, meşruiyetini halkın gücünden alan bir devlet yaratabilir misiniz?

’• Muhafazakarlık ve cemaatçilik karşısında özgürlükçü ve demokrat bir Türkiye kurabilir misiniz?

’• Kapitalizmin ürettiği sosyal eşitsizliği ve her türlü tahribatı insanlarımızın kaderi olarak sayan bugünkü siyasi iradeleri yok edebilir misiniz?

’• Liberal, devletçi, milliyetçi, muhafazakar ve / veya cemaatçi parti ve akımların yapay çözümleri yerine, özgürlükçü, eşitlikçi ve demokrat bir anlayışı, Türkiye’’nin yaşamına uygulayabilir misiniz?

’• Herkesin sosyal güvenceye sahip olmasını, parasız ve kaliteli sağlık hizmetlerine ulaşabilmesini, kalıplardan arınmış bir eğitim sistemini, bütün emekçilerin ve ücretli çalışanların örgütlenme,grev ve toplu sözleşme gibi evrensel haklarını sağlayabilir misiniz?

Çelişkiye bakın ki, felsefeden vazgeçmiş bir Türkiye, aynı zamanda doğru düşünme gereğini en çok duyması gereken Türkiye, sorunları büyük seçenekleri çapraşık bir Türkiye. Bir siyasi irade bizim yukarıdaki sorularımıza yanıt verebilir mi?
Bu sorularımıza yanıt veremeyen Türkiye’’nin siyasi anlayışında; geçerli tek düşünce, bugün olduğu gibi; ’‘köşeyi dönmek’’ düşüncesi, geliştirilmesi gereken tek felsefe ’‘takdir-i ilahi felsefesidir.’’
Sonuç olarak;
doğru düşünmenin öğretildiği bilim felsefedir. Doğru düşünmenin öğretilmediği bir toplum, en kadersiz günlerini yaşadığı bugünlerde, böyle bir yere getirildiğinin de farkında olamaz. Siz ne diyorsunuz, bilemem’…