Yıl, 1968.. Ciddi bir sağlık kontrolünden geçmişlerdi, hatta dişlerinde kaç çürük var, kaç dolgu var bunların bile listesi pasaport kayıtlarına işlenmişti. Gidenlerin tek düşünceleri vardı, gidecekler, para kazanacaklar, sonra tekrardan yurda döneceklerdi. Kazandıkları bu para ile traktörlerini alacaklar, tarlalarını süreceklerdi. Çünkü, ülkede artık 'para kazanmak' çok zordu. Bu onlar için büyük bir fırsattı. Bu nedenle binlerce, yüzlerce Türk işçisi, Almanya'nın çeşitli şehirlerine gönderildiklerinde, uzun süre 'yurtlarda-barakalarda' yaşayacaklarından habersizdiler. Fabrikalara yakın, eski, bakımsız yurtlarda yaşarken, çevrelerinde bulunan Almanlardan çekiniyorlardı. Bu ülkeye gelirken, onlardan Almancayı çok iyi bileceksin ya da az bileceksin dememişlerdi. Bu nedenle tek bir kelime Almanca bilmeden, bu bilinmedik ülkeye geldiklerinde birbirlerinden başka dost ve arkadaşları yoktu. Almanlar da bu binlerce kilometre uzaktan gelen 'işçilere', her hangi bir yatırım yapmayı düşünmüyorlardı. Onlar sadece 'iş gücü' istiyorlardı, onların 'insan' olmaları ya da 'ihtiyaçları' olduklarını bilmek çok da önemli değildi. Türkler, kaldıkları süreler içerisinde hep döneceğiz diye kendilerini kısıtladılar her konuda, Almanlar da nasıl olsa dönecekler diye onlara Almanca öğretmek için, uyum sağlatmak için çaba bile göstermediler.
Birinci kuşak, Almanya'nın 'acemiliğini' yaşadı. Bu kişilerin çocukları bir ölçüde daha rahattılar. İlkokula, Alman okullarında başladılar. Artık Almanca konuşabiliyorlardı bu çocuklar. 1980 yılına gelindiğinde, bir 'dönüş furyası' başladı. Bir kısım Türk, geri döndüklerinde daha mutlu olacaklarına inanarak, 'tır'lara' eşyalarını yüklemeye başladılar. Buzdolabı, çamaşır makinası henüz Türkiye'de yaygınlaşmamıştı, ama onlar Almanya'dan geliyorlardı, gelen 'çeyizler' zengin olmalıydı ki, köyde itibarları daha fazla olabilirdi. Bu arada bu ailelerin çocukları da doğal olarak aileleri ile birlikte geldiler. Ama maksat, ailenin kesin dönüşü değildi, anneler çocukları ile yurda döneceklerdi. Babalar ise tekrardan Almanya'ya… Devlet o dönem, Almanya'dan gelen bu 'özel çocuklar' için, birkaç Anadolu lisesini tahsis etmişti. Çocuklar ailelerinin yanında Türkçe konuşuyorlardı ama okulda Almanca konuşmaya o kadar alışmışlardı ki, geldikleri okulda nasıl davranacaklarını bile bilmiyorlardı. Aileler parçalanmış bir durumdaydı. Çocuklar Almanya'ya geri dönmek istiyorlardı. Babalar ise çocuklarının Türkiye'de kalmasını istiyordu. Sonuçta anneleri ile kalan kız çocuklar oldu, babaları ile dönen erkek çocuklar..
İkinci kuşak, üç gruba ayrıldı bu nedenle: kalanlar, dönenler, ve gidip-gelenler. Dönenler, genellikle üniversiteye kadar okudular ve bir meslek sahibi oldular. Türkiye'ye dönen bu çocukların yaşları genellikle 13 civarındaydı. Alman felsefesini, disiplinini fark etmeden almışlardı ilkokula gittiklerinde.. Türkiye'de okulda öğretmeleri bir şeyler sorduklarında 'ben yapmadım ya da yaptım' derlerdi. Bütün öğretmenler, bu çocuklara : 'siz, ne kadar dürüstsünüz' derlerdi. Her ne olursa olsun bu çocuklar, her konuda 'cezalarını çekmeye hazır' bir şekilde okullarındaki düzene uyum sağlamaya çalışıyorlardı.İkinci kuşağın, ikinci grubu 'babaları' ile Almanya'ya geri dönenler genellikle bu çocuklar 'meslek liselerinde' okudular, ikinci kuşakta 'üniversiteye' gidebilen genç sayısı çok azdı. Bu kuşakta arada kalan, ezilenler de oldu şüphesiz. Geleneksel aile baskısının acı sonuçları bu dönemde daha fazla oldu. Kız çocuklar henüz 18 yaşına bile girmeden evlendirildiler. Bazıları ise 'uyuşturucuya' başladı. Bu kuşağın son grubu ise Türkiye'de üniversiteyi bitirdikten sonra, iş imkanlarının daha iyi olacağını düşünerek, çok sonradan gelenler oldu. Bu çocuklar için 'Türkiye=Anavatan', 'Almanya=Babavatan' oldu…
Ve, Dördüncü kuşak, yani bugünün kuşağı… Eğer Almanya'da örneğin Köln-Müllheim'da bir 'Getto'da yaşıyorsanız işte şimdi üzücü bir sahne ile karşılaşmaya hazır olun. Bu Getto'da göçmenler çoğunlukta. %20'si Türk kökenli ise, %80'i Bulgar çingenesi.. Burada bir ilkokulunda gözlemlenen görüntü biraz 'ürkütücü' Türk öğrencilerinin büyük bir çoğunluğu 'agresif'. Duygularını genellikle kaba kuvvetle göstermeyi tercih ediyorlar. Tepki gösterdikleri olaylara elleri ile hemen 'silah işareti' yaparak karşılık veriyorlar. Bu çocukların evlerinde 24 saat boyunca 'Kurtlar vadisi' dizisi seyrediliyor. Sanki burada Amerika'daki Brooklyn Sokağı'nın bir benzeri yaratılmaya çalışıyor. 'küfür etmek' alışılmış bir 'seremoni'.Farklı ülkelerden gelen çocuklar, birbirlerinin dillerinde küfürleri ezberlemişler, birbirlerine kızdıklarında hiç çekinmeden bunu söyleyebiliyorlar. Bunu neden yaptıkları onlara sorulduğunda, omuzlarını yukarı kaldırıp: 'hiç' diyebiliyorlar. Sevgisiz, ilgisiz büyüyen bu çocuklar aslında 'kayıp bir nesil'. Göçmenler arasında kızların da kendilerine ait 'çeteleri' var. Ülkeler arasında gruplaşmalar gün geçtikçe artıyor. Bir kız öğrenci: 'benim en iyi arkadaşım, düşmanımla oynuyor' diyerek küfredebiliyor. Çocuklar genç yaşta birbirleri üzerinde baskı kurarak, 'savaş oyunu' oynuyorlar 21.yüzyılın bu günlerinde…Küçük çocuklar evlerinde, büyük ağabeylerinin oynadıkları bilgisayar oyunlarını seyrediyorlar. Bu oyunlar hep 'vurdulu-kırdılı'… 3 yaşında bir erkek çocuk, evinde 'banka soyguncusu' oyununu oynuyor artık.. gelecekte bu çocukların 'kriminal' anlamda suç dosyaları oldukça kabarık olacak gibi gözüküyor. Bu çok da doğal çünkü, zaten mahalledeki büyükler onlara 'olumsuz model' oluyorlar.
2014 yılına yaklaşıldığı aylar içerisinde Almanya'da kaç grup Türk var diye merak ettiğimizde, üç temel gruba ayırmak gerekiyor yaşayanları. Birinci grup; dini motifler ile geleneklerini yaşayanlar ki, bu kişiler ne üniversite mezunu olmayı arzu ediyorlar ne de dar kalıplarını yıkmayı…. İkinci grup; gelenekçi-demokrat; yaşadığı topluma, iş hayatınDa söz sahibi olan, çeşitli mevkilerde çalışan üniversite mezunları… Üçüncü grup ise 'bana ne' diyenler. Bu gruba giren kişiler için Türkiye sadece bir tatil kenti ya da ülkesi.. Bu kişiler üniversite mezunu ve Türkiye ile 'alakası' kalmamış bir grup..
Kısacası, dört kuşak Almanya'da yaşayan Türk'lerin artık bir 'dünya insanı' olduğunu söylemek yanlış olmayacak. 1968'de başlayan bir 'göç serüveni', 2014'de farklı tohumlarını etrafa dağıtarak yoluna devam ediyor. Göçler, her ülke vatandaşı için ne yazık ki, 'bölünmüşLÜK' duygusu yaşatıyor kişilere.. Hükümetler, dünyanın her yerindeki vatandaşlarımız için destekler sağlamak zorundadır. Bu destekler, eğitim alanında olduğu gibi, sosyo-pedagojik alanda da olmalıdır. Bu çocuklar bizimdir, onları desteklediğimiz sürece 'Türk' olduklarını çekinmeden, gururla göstereceklerdir. Önemli olan, planlı adımlardır..