Burası Türkiye işte…
Terörist başının ev hapsini konuşuyorduk daha dün.
Bugünse şehitlerimize ağlıyoruz.
Ateş düştüğü yeri yakıyor.
Ve hayat acımasızca devam ediyor. Bazen yıkıp/yakıp geçiyor, bazen de delip geçiyor.
Yine Dağlıca… Kahrolası Dağlıca…
Bu defa 8 şehit. Son 4 yılda 21 vatan evladının toprağa düştüğü kara-kol!
Sınırı geçen katırların üzerinde kaçak sigara yoktu bu kez.
Uludere'de kaçakçıların kullandığı katırlarla uzun namlulu silahlar taşındı bu kez.
Ve askerlerimiz uykusunda yakalandı hain saldırıya…
Eli kanlı terör yine namertçe arkadan vurdu.
*
Dedik ya burası Türkiye… Garip bir ülke! Bir taraftan terör tüm acımasızlığıyla devam ediyor. Öte yandan 30 yılda en az 50 bin can alan caninin ev hapsini konuşulabiliyoruz. Dağlıca'daki baskından sonra ne kadar anlamsız ne kadar boş geliyor oysaki her şey.
Sayın Arınç mesela… Bu ülkenin Başbakan Yardımcısı…
Bir evladını teröre kurban verseydi yine de Öcalan'a ev hapsi önerisini atabilir miydi ortaya?
Ya da Kemal Kılıçdaroğlu…
Türkiye'nin ana muhalefet partisi genel başkanı. Bir şehidin babası olsaydı yine de '4 lider anlaşırsa ev hapsi önerisinin başımın üstünde yeri var' diyebilir miydi?
Ve ne yazık ki ateş sadece düştüğü yeri yakıyor.
Milletçe kanıksadık olanları…
İki gün ağlayıp üçüncü gün 'nerede kalmıştık' diyebiliyoruz. Gülüp eğlenebiliyoruz.
Her türlü ihaneti hazmedebiliyoruz ya da. Her türlü tavizi verebiliyoruz.
Çözüm makamı tabi ki siyaset kurumu.. Ama siyaset kurumu tribünlere oynuyor.
Günü kurtarıp oy almanın derdinde liderler.
Hal böyle olunca da bırakın akan kanı durdurmayı kapanan, kapanmaya yüz tutan yaraları kanatıyorlar yine yeniden.
Elbette bu mesele çözülmeli…
Akan kan durmalı, anaların/çocukların gözyaşları dinmeli tabi ki.
Ama kırmızıçizgileri de olmalı bir ülkenin.
Örneğin terörist başına ev hapsi gündeme bile en başta.
Bakın dirayetli/bağımsız devletlere… ABD 11 Eylül'den sorumlu tuttuğu Bin Ladin'i kaç yıl takip etti ve Ladin'in sonu ne oldu?
Adım adım izlediler. Afganistan'ı Irak'ı işgal ettiler ardından..
Sonunda kıstırdılar ve 'Okyanus'a attık' diyerek sıyrıldılar işin içinden…
Oysaki biz ne yaptık Öcalan'a?
Paketleyip elimize verdiklerinden beri…
Asabildik mi?
Hayır! Ya ne yaptık?
İmralı'da paşalar gibi besliyoruz.
Yetmez mi bu kadarı?
Yetmez diyenlere, 'ev hapsinin başımın üstünde yeri var' diyenlere 'yuh' diyorum sadece yuuuh! 'Bu milletin sinirlerini/sınırlarını daha fazla zorlamayın' diyorum.
Ne demek 'ev hapsi'.. Bu ne cür'et!.. Bu ülkeyi bin bir zorlukla kuran/kurtaranların bile sorgulandığı hatta yargılandığı bu süreçte en az 50 bin insanımızın katili olduğu tescilli birini 'ev hapsine almayı' düşünmek bile ihanettir kanımca.
*
Biraz da yerel siyaset diyelim. AK Parti İzmir İl Başkanlığı'ndaki siyasi/hukuki kaos çözüldü. YSK, 2 yıldır il başkanlığı koltuğunda oturan, kongrede 379 oyla seçilen Ömer Cihat Akay'ın 'üye bile olamayacağına' hükmeden Konak İlçe Seçim Kurulu kararını kaldırdı.
Karar oy birliğiyle alındı.
Başvuru 'tam kanunsuzluk' maddesi üzerinden yapıldı. Başvuruyu yapan Başbakan Erdoğan'ın şahsi avukatı… Ve tabi ki AK Parti Genel Merkezi…
Bir haftalık çilenin/kaosun ardından hak/hukuk/adalet yerini buldu.
Taa 1996 yılından babasının Bit Pazarı'ndaki dükkanına 3-5 valiz 'ikinci el' kıyafet getirdiği için bir insana 'gümrük kaçakçısı' damgası vurmanın her şeyden önce zalimlik, insafsızlık olduğunu anlatmaya çalıştım bu süreçte. Burada bir gümrük davasından çok ekmek davasının olduğunu ve Konak Seçim Kurulu'nun iki yıldır Türkiye'nin 3. büyük kentinde Başbakan Erdoğan'ı temsil eden birinin 'üyeliğini' sorgularken yetkisini aştığını anlatmaya… YSK kararıyla birlikte ne dediysek o çıktı.
İktidar partisini neredeyse işgal eden güruhtan bazılarının şahsıma ve kurumumuza yönelik saldırılarına direndik ve de duruşumuzu bozmadık. Tüm zorlamalara, kışkırtmalara karşın bel altına inmedik. Hatta saldırıları muhatap alıp karşılık bile vermedik. Ama her şeyi izledik ve not ettik.
Kimin adam kimin şalgam olduğunu gördük her şeyden önce. Akay'a 'gümrük kaçakçısı' diyenler arasında kişisel sabıkaları daha kabarık olanları hatta bu yüzden isim değiştirenleri…
Hatta daha 3 ay önce üyelikleri CHP'de çıkanları…
Ve dahi koskoca iktidar partisindeki adam/insan kalitesini…
Belki de aralarında en masumuydu Abdullah Tekbaş…
Oltaya geldi, tongaya düştü ve de kullanıldı bana göre.
Çünkü başından itibaren 'il başkanlığı gibi bir sevdası' olmadığını bildiğim Tekbaş'ın tek başına olmadığı belliydi artık. İzmir'in üzerinde kimlerin, hangi grupların ne gibi amaçları olduğu da ortaya çıktı bu süreçte. Milletvekilinden en taze yöneticisine kadar herkesin rengi belli oldu. Akay'ın işi bundan sonra hem zor hem de kolay… Zor, çünkü iktidar partisindeki iktidar savaşları, dedikodu kültürünün de etkisiyle önlemez bir hal almış görünüyor.
Kolay, çünkü herkes rengini belli etti. Kimlerle ne kadar yol yürüyeceğine 'sağlıklı bir muhasebenin ardından' doğru karar verirse sorun yaşamaz Akay. Ama seçim öncesinde olduğu gibi sandığındaki çürük elmaları hemen ayırmazsa 'yaş tahtalara' basmaya devam eder. Ve bir kez daha basarsa bu kez belini doğrultması mümkün olmaz. Hani, 'Bir musibet bin nasihatten evladır' derler ya… AK Parti İzmir'de 8 gündür yaşananlar da tam bir musibettir aslında.
Tabi ki anlayana…