İzmir’de Meslek Fabrikası olarak adlandırılan ve mülkiyeti 5 ay öncesine kadar İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan tarihi mekânda yaşanan olağanüstü gelişmeler kent siyaseti açısından olduğu kadar kadim Türk devlet geleneği açısından da önemli sonuçlar doğurmaya adaydır.

İzmir’i etkisine alan meselede kimin haklı olduğu, kimin güçlü olduğu yahut siyaseten kimin kazançlı, kimin kayıpta olduğu tabi ki önemli.
Ama bana göre daha önemli olan Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin kadim Türk devlet geleneğini nereden nereye getirdiğidir. Bu açıdan İzmir’de yaşananlar basit bir mala çökme, el koyma, yaka paça tahliye olayından çok daha fazlasıdır.

Bir devlet kurumunun (Vakıflar Genel/Bölge Müdürlüğü) bir başka devlet kurumunu (İzmir Büyükşehir Belediyesi) 5-6 ay öncesine kadar neredeyse 100 yıldır tapusuna sahip olduğu mekandan polis zoruyla tahliye ettirmesinden söz ediyorum.

Üstelik söz konusu mülk, (Meslek Fabrikası) Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün imzasıyla İzmir Belediyesi’ne bırakılmışken…
Gerekçe tapunun (tartışmalı bir şekilde) el değiştirmesi…

Birlerce yıllık devlet geleneğimizde de 123 yıllık Cumhuriyet tarihinde de böyle bir şey görülmüş değildir.

Arka planda siyasetçilerin rekabeti, siyasi kutuplaşmanın ülkeyi sürüklediği derin uçurum olsa da günün sonunda iki devlet kurumu tarihin hiçbir döneminde olmadığı şekilde karşı karşıya gelmiş, getirilmiş; adeta devletin kurumları birbirine düşürülmüştür.

İnanıyorum ki ‘Mülkiyeli kültüründen gelen’ İzmir’in Sayın Valisi de gözünün önünde olup biten bu duruma içten içe isyan ediyor, çaresizlik içinde olan biteni izliyordur.

Vakıflar’ın tartışmaya konu Meslek Fabrikası’nda mülkiyet hakkı iddia etmesi tarihi vesikalarda izaha muhtaç görünüyor. Kaldı ki Vakıflar bu konuda yerden göğe kadar haklı bile olsa içinde hizmet veren belediyeye bu mülkü pekâlâ tahsis edebilir, kiralayabilir ya da en azından tapu davası sonuçlanana kadar tahliye işlemini uygulamayabilirdi.

Devlet adabı, devlet aklı, devlet refleksi ve de teamüller bunu gerektirirdi.

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2017’den bu yana 150 bine yakın İzmirliye meslek öğrettiği bu mülkten yaka paça, polis zoruyla çıkarılmasının tabi ki bazı sonuçları olacaktır.

Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin devleti iktidardaki partinin yönettiği alandan ibaret düşündüğünün somutlaştığı bu tablo, ilerleyen zamanda devletin AK Parti tarafından kontrol edilemeyen organlarında yaşanacaklara dair önemli ipuçları barındırıyor. Devletin AK Parti tarafından kontrol edilmeyen hangi kurumu, kuruluşu kaldı ki diye sorabilirsiniz. Fakat son dönemde misyonları tartışmalı şekilde küçültülse de belediyeler devleti meydana getiren halka ‘doğumdan ölüme kadar hizmet eden’ en önemli organlarının başında geliyor. Ve son seçim verilerine bakarak belediyelerin üçte ikisi AK Parti’nin kontrolünde değil.

İzmir’deki vaka, kadim Türk devlet geleneği endişe verici bir gelişme olarak kayıtlara geçecektir.

Diğer taraftan bu süreçten siyaseten kazanç elde edenler olacağı gibi kayıp yaşayacaklar da olacaktır.

Sürecin en büyük kazananı kuşkusuz İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’dır.

CHP’nin kendi içinde yaşadığı tartışmalı kurultay sürecinde ‘değişimden yana’ oynadığı rol üzerinden elde ettiği İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunu doldurup dolduramadığı hep tartışıldı Cemil Tugay’ın. İki yıllık görev sürecinde işçisi, memuru, bürokrasideki tercihleri üzerinden çıkan krizlerin merkezindeydi.

Partisi içinde de çokça tartışıldı İzmir’in çiçeği burnunda başkanı. Hatta AK Partilere CHP’lilerden daha yakın davrandığı, bugün ‘ipliğini pazara çıkaracağım, korkulu rüyan olacağım’ dediği Eyüp Kadir İnan başta olmak üzere AK Parti İl Başkanı Bilal Saygılı gibi isimlerden sitayişle bahsettiği, gereğinden fazla yakın olduğu değerlendirildi. Bu yüzden de son dönemde defalarca ‘AK Parti’ye geçecek misiniz?’ sorusuna muhatap oldu. Bu konuda ‘ailesini’ ortaya koyarak büyük ve iddialı çıkışlar yapmak zorunda kaldı.

Bir yandan ‘kendisinden önceki CHP’li başkanın’ hapse düşmesine neden olan halef damgasıyla boğuşurken diğer yandan ‘silkeleme sürecinden kaynaklı’ ekonomik krizlerin gölgesinde işçi-memur maaşları için yapılan eylemlerin odağında kaldı. Beş yıl yönettiği Karşıyaka Belediyesi’ndeki ekonomik çöküşten sorumlu tutulmak da cabası tabi ki!

Kentteki derin altyapı, trafik, temizlik, körfez kokusu, katı atık gibi sorunlar güç geçtikçe ağırlaşırken Başkan Tugay, giderek memnuniyetsizlerin kentine dönüşen İzmir’de bir çıkış yolu arıyordu.

İşte o yol bugün açılmış görünüyor. Meslek Fabrikası başta olmak üzere Kemeraltı’ndaki Tarihi Belediye Binası ve Gasilhane’nin tapusunun Vakıflara geçirilmesi sonrası yaşananlar Başkan Tugay’ı ve temsil ettiği kurumu mağdur haline getirdi.

Tugay başlangıçta süreci diplomasi ile yönetmek istedi aslında. “Tahliyeyi erteleyin hatta kiralayın” çağrılarında bulundu. Ama karşı taraf ceberrutluğa yakın bir kararlılıkla bir milim geri adım atmayarak, ‘boşaltın’ çağrıları yapıp, tahliye talimatnamesi yağdırmayı tercih etti.
Çatışma, mücadele kaçınılmaz oldu.

Bu kez ağız değiştiren Tugay, ‘İzmir’in malına çökülüyor… Çöktürtmem!’ diyerek direnişin liderliğine soyundu. Polis barikatının arkasında uykusuz bir gece geçirdi. Direnişi örgütlerken önce CHP’yi sonra da İzmir’i defansa çağırdı.

Şu ana kadar çağrıları arzu edilen kadar olmasa da karşılık bulmaya başladı.

Eğer Tugay bu süreci siyasal iletişim sanatıyla süsleyerek tüm kente yayıp Aziz Kocaoğlu’nun 2014 öncesinde yaptığı ‘İzmir’in mallarını ham yaptırmam’ kampanyasına benzer bir noktaya getirebilirse, siyaseten arzu ettiği pozisyonu elde edebilir. Yani İzmir’in siyasi liderliği yarışında önemli bir muharebe kazanma fırsatı yakalayabilir.

Ama tek bir olay İzmir gibi büyük bir kentin siyasi liderliği için yeterli değildir. Dediğim gibi muharebe kazanmış olmak savaşı kazanmaya yetmez. Eskilerin dediği gibi ‘Bir çiçekle bahar gelmez!

AK Parti cephesine dönersek;
İzmir ile ilişkileri 3 Kasım 2002’den bu yana sorunlu başlayan, ‘Binali Yıldırımlı yıllar hariç’ çoğunlukla da sorunlu devam eden AK Parti, “Hükümet İzmir’e üvey evlat muamelesi yapıyor, oy vermediği için İzmir’i cezalandırıyor’ algısıyla CHP ile savaştığından fazla savaştı.
Ne yaptılarsa bu algıyı yenemediler. 3 milyonun üzerinde seçmeni olan şehirde 1 milyon oy barajını aşamadılar. CHP için çantada keklik kabul edilen İzmir, AK Parti için daima ‘ulaşılması mümkün olmayan bir hedef’ oldu.

Bugün yaşananlar, halen %60’ın üzerinde ölçülen ‘AK Parti İzmir’i cezalandırıyor, üvey evlat muamelesi yapıyor’ algısına hizmet edecektir.

Vakıflar, hukukun ve de polisin de desteğiyle tartışmaya konu 3 mülke yerleşebilir. Yani bu itiş kakışta fiilen ve bugün için kazanmış sayılabilir.

Fakat AK Parti, CHP’li belediyenin hizmet ürettiği ikonik alanları boşalttırmanın siyasi faturasıyla ilk seçimde karşı karşıya gelecektir. Görünen köy kılavuz istemez…!