Doğu Akdeniz ve Ortadoğu, uygarlığın batılı kimliğinin ortaya çıktığı yerdir. Üç kitap, üç din bu bölgede zuhur etti. Yani Batı buradan başlar. Ne ki, üç büyük din, bölgeye ne barış getirdi ne huzur...
Doğu Akdeniz, an itibarıyla Dünya'nın en tehlikeli bölgesi oldu. Uluslararası sistemin metropol ülkelerinin savaş gemileri bu sularda demirlemiş, bekliyor.
Yine an itibarıyla, Doğu Akdeniz'de, yerini yurdunu terk etmiş milyonlarca insan, minicik botlarda…
Hepsi aynı sularda… Hepsi insan…
Bölgede oluşan gerilim hattının öbür ucunda ise, islam aleminde en alttakilerin başkaldırısının IŞİD ve benzeri örgütlerde git gide büyüdüğüne ve daha görünür hale geldiğine tanık oluyoruz.
Türkiye, bu cehennemin orta yerinde ve bütün komşularıyla ilişkileri bozuk... Dış politikada yaptığı majör hatalarla yalnızlaşmış durumda…
Anadolu, tarih boyunca, Ortadoğu ve Kafkasya'dan gelen kavimlerin, toplulukların işgaline uğramış ve her el değiştirdiğinde büyük yıkımlar yaşamış... Tarih böyle yazıyor.
İmparatorluk yıkıldıktan sonra yüz yıllık görece sakin bir döneme giren Anadolu, Ortadoğu'nun ve Afrika'nın destabilize olmasının ardından yeni göç dalgalarıyla karşı karşıya; Tarihsel olarak Anadolu bir kere daha, Asya'dan Avrupa'ya uzanan köprü görevi görürken, yeni bir barbar işgali yaşıyor.
Göç dalgaları iyi yönetilemezse, Türkiye'nin yeni bir yıkımın eşiğine gelmesi muhtemeldir; çünkü doğudan batıya ülkenin bütün dengeleri sarsılıyor. Asya ve Afrika'da, şimdilik, yaklaşık 20 milyon insan yerini yurdunu terk etmiş bulunuyor. Şu an için bu sayının sadece %20'sini konuşuyoruz.
Yeni barbarlar kimdir?
Sıkça dile getiriyorum, Dünya nüfusunun dörtte üçü yoksulluk sınırında veya yoksulluk sınırının altında bir hayat sürüyor. Dünya sistemi kapitalizmin küreselleşme sürecinde yoksulların durumu daha da kötüleşti. Artı değerin önlenemez genişlemesi sonucu gelir dağılımında ortaya çıkan adaletsizliğin kronikleşmesi ve derinleşmesi, kapitalistler tarafından sistem krizi olarak algılanıyor. Burjuvazi, yoksullukla baş edecek ekonomi politikaların kapitalist sistemde tükendiğine dair endişelerini dile getirmekten çekinmiyor.
Yoksulluğun yanı sıra güvenlik politikalarının çökmesi ve iklim değişikliklerinin yarattığı kuraklık sonucu yerinden yurdundan olan ve Dünya'nın zengin bölgelerine dalga dalga göç etmeye başlayan milyonlarca insan, yeni zamanların barbarları oluyor.
Göç dalgalarının sistemde yarattığı ve bundan sonra da yaratacağı sorunlar kısa vadede aşılabilir gibi değil. Aksine, göçmen barındıran bölgeler, IŞİD ve benzeri nihilist hareketleri beslemek suretiyle kendi içinde yeni aidiyet alanları yaratarak tam bir suç yatağına dönüşecek.
Sistemden kopanların yeniden sisteme kazandırılması kapitalizmin boyunu aşıyor. Yeryüzünü hızla kuşatmaya başlayan büyük isyan dalgasının ancak sistem değişikliğiyle aşılabilir olduğu öngörülmedikçe, yeryüzüne huzur gelmeyecek.
IŞİD'in yapısı, örgüte katılanların profili ve gündelik yaşam biçimleri incelendiğinde karşımıza çıkan tablo çok vahim; Çağdaş sistemde hukukun tanımladığı suçu ve toplumsal ahlak normlarını davası uğrunda yok sayan bir anlayış hüküm sürüyor.
Yeni Barbar işgali dalga dalga yayılırken, Dünya, kozmopolit yapıların çöküşüne tanık oluyor. Birbirine benzeyenlerin giderek yakınlaştığı yeni toplumsal alanlar oluşuyor.
Bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye de ayrışma sürecinden Kürdistan ile payını alıyor. Fakat Kürt realitesinin 'Beyaz Türkler' realitesini kışkırtması ne gibi gelişmelere yol açar, orası meçhul.
Öte yanda, Laikler ile islamcılar arasında ortaya çıkan ayrışma neler getirecek, yakında göreceğiz.
Avrupa, Dünya'da baş gösteren büyük krize, ırkçı ve milliyetçi reflekslerle karşılık veriyor. Bu durumun, Türkiye'de zaten maddi şartları oluşan benzer gelişmeleri cesaretlendirmesi beklenmeli.
Dünya, uzun soluklu bir bunalıma giriyor. Sonuçlarını şimdiden kestirmek mümkün değil. Sistemin dinamikleri nasıl çalışacak, bu defa, kapitalistler de bilmiyor.
Görünen o ki, sistem yönetilir olmaktan hızla uzaklaşırken otonom hareketler çığ gibi büyüyecek.
Yeni Dünya düzeni, yeni güvenlik politikalarının nasıl oluşacağına bağlı olarak şekillenecek. Fakat güvenliğin oluşması, gelir dağılımında adalet sağlanmadıkça mümkün değil.
Gelir dağılımında adalet, değerin maddi temsili olarak paranın ve mülkiyetin yeniden tanımlanmasını gerektiriyor. Sınırsız sermaye birikimi ve artı değerde sürekli genişleme sistemi dengeden çıkardı.
Bakalım, tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkacak?