Lisede sınıfça yaklaşan genel seçimler öncesi Cumhuriyet, demokrasi, seçimler üzerine tanımlamalar yapıyoruz. Tahtada büyükçe yazıyor konu 'Cumhuriyet nedir, Demokrasi ne demektir, seçimler neden yapılır'

Öğretmen gönüllüleri sıra ile kaldırıyor, yanıtlar paylaşılıyor bir bir. Arkadaşların kimi kitaptaki tanımlamalara sadık kalarak, kimi kelimelerin yerlerini değiştirerek, kimi kendinden bir şeyler katarak anlatmaya çalışıyor.

Sonuç olarak ' halkın kendi kendini yönetmesi' ortak noktasında buluştular. Tam öğretmen konuyu toparlıyordu ki, söz istedim ve ' halkın kendi kendini yönetmesi' olarak yapılan tanımlamanın doğruyu pek yansıtmadığını söyledim. ' Doğrusu nedir sence ' diye sordu öğretmen. Bende 'parası olanın parası olmayanları yönetmesi' daha doğru bir tanımlama olmaz mı?' diye yanıtladım. Öğretmenin yüzü ekşidi, oldukça sert bir üslup kullanarak azarladı beni, yerime oturdum. Her şey bitmiş değildi sadece ilk raunt öğretmenimindi.

Seçimler yakın olduğu için seçim atmosferi iyiden iyiye hissediliyordu şehirde. Okul çıkışı aile büyüklerimden dolayı tanıdığım milletvekillinin aday bürosuna uğradım. Daha önce de birçok kez aynı ortamda bulunmuş olduğumuzdan beni de tanıyordu. Seçimlerde yeniden adaydı ve seçim bürosu tıklım tıklımdı. Parti bayrakları, flamalar, balonlar, partililer, misafirler, ikramlar tam bir şölen yeri büro ve çevresi. Adayın mensubu olduğu partinin seçimlerden 1. parti olarak çıkma ihtimali oldukça kuvvetli, bu yüzden moraller oldukça yüksek, yüzler gülüyordu.

Seçim bürosundaydı, okul için bir araştırma yaptığımı yardımcı olup olamayacağını sordum. 'Uzun sürmeyecekse olur' dedi. ' Milletvekili adayı olmak için hangi şartlar ve ne kadar para gerekli' diye açıkça sordum.

' Oooo uzun işmiş' diyerek başımı okşadı ve başladı anlatmaya. O dönem liderin iki dudağı arasında değildi aday adaylarının kaderi. Ön seçim ile belirleniyordu adaylar. 'Delegeler çok önemli, onların ağırlanması, konaklaması ' diyerek başladı söze ve toplamında ciddi bir rakama ulaşan oldukça uzun liste yaptık birlikte. Sağdan soldan duyduklarımla oluşturduğum tahminlerimin de çok üzerindeydi çıkan rakam.

Çıkan rakamın verdiği güvenle, o öğretmenin dersini iple çektiğimi söylememe gerek yok anırım. Ders saati geldi çattı. Konu değişmişti ama yediğim fırça, işittiğim azar aynen duruyordu olduğu yerde. Derse başlamadan söz istedim, verdi. Sanırım özür falan bekliyordu.

'Geçen ders sarf ettiğim sözün altını doldurmak için araştırma yaptım, arkadaşlarımla ve sizinle paylaşmak istiyorum' dedim. Karşı çıkmak istese de ısrarım işe yaradı ve söz aldım. Tahtanın önüne çıktım açıklamalarıma orada devam ettim. Yaptığım araştırmamın kaynağını paylaştım ve elimdeki harcama listesini tahtaya tek tek yazdım. Sınıftan ıslık ve 'vay be' sesleri yükseliyordu. Alt alta yazdığım rakamları güzelce topladım.

Öğretmenime dönerek' bu kadar para kaç işçide, kaç memurda, kaç çiftçide, kaç esnafta, kaç emeklide vardır ' diye sordum. Öğretmen suskundu, gözlerini ayırmadan listenin yazılı olduğu tahtaya bakıyordu. Rakamları anlamasına tek bir açıdan bakmak yetmemişti olacak ki bir sağından bir solundan bir karşıdan uzun uzun bakarak, rakamları inceledi. Konuşacak sözcükler arıyordu sanırım aynı anda. Sınıfa dönerek ' arkadaşınızı yaptığı araştırmadan dolayı tebrik edelim' diyebildi ancak.

Ve o konu bir daha açılmadı. Öğretmenim seçim dönemlerinde beni anımsar mı bilemiyorum ama benim her seçim öncesi bu anım tazelenir.

Yine gündemde Genel Seçimler var. Yine aday olmanın ekonomik boyutu tartışılıyor. 'Vekilliğe adım 50 bin liradan başlıyor.' diye manşet atıyor gazeteler.

'Siyasi partiler ve milletvekili aday adayları, 12 Haziran'da yapılacak milletvekili genel seçimlerine yönelik hazırlıklarını sürdürürken, adayların kıyafet, imaj ve siyasi danışmanlık, adaylık başvurusu, tanıtım faaliyetleri gibi ilk adımlar için ayırması gereken bütçe yaklaşık 50 bin liradan başlıyor.'

Vekilliğe adım 50 bin lira… Aday yürümeye başladığında adımların toplamını varın siz hesap edin.