Tarih yapmak ve tarih yazmak: Birincisi, yeryüzüne ve insanlığa karşı suç işlemektir; ikincisi ise, bu suçları belgelemektir.
Tarihin bana öğrettiği bir şey varsa o da, verili zamanda tarihsel olarak olay ve olguları nasıl ele alırsanız alın, insanlık adına hiçbir şeyin daha iyiye gitmediğidir.
İnsanlığın tarih yaptığı ve tarih yazdığı bütün zamanların özeti, koskocaman bir soru işaretidir.
Binlerce düşünürün, filozofun, sosyal bilimcinin kafa patlattığı ve milyonlarca sayfa yazdığı insanlık durumu için 'sefalet' demek hiç abartı olmaz.
Bugün Orta Doğu'da çalan savaş tamtamları eşliğinde yazılmakta olan tarih, yoksulların, mazlumların sefaletine sefalet katmaktan öte ne vaat edebilir ki!
Sosyal mücadeleler tarihi, aslında toplumların teslim alınışlarının tarihidir. Hiçbir kazanım, toplumsal yaşamı uzun soluklu iyileştiremedi. İktidar zümrelerini rahatsız eden her toplumsal kazanım, zaman içinde, sistem tarafından bir şekilde etkisizleştirildi.
Metalaşan emeğin yarattığı artı değer salt burjuva devrimini gerçekleştiren kapitalistler arasında paylaşıldığından, emeğin metalaştığı süreçte tarihsellik, köleler ile efendilerin, mazlumlar ile zalimlerin, cellatlar ile kurbanların arasında süregelen ekonomik ve sosyal mücadelelerde karşılığını buldu.
Tarihin hiçbir döneminde mazlumların kalıcı zaferleri yok. Bununla birlikte, mazlumların tarihle hesaplaşmışlığı da yok. Çünkü tarihte mazlumlara kaybedenler rolü biçilmiştir. Hesaplaşmanın gerçek anlamı, tarihin akışını tersine çevirmektir ki ezilenlerin buna gücü hiçbir zaman yetmedi.
İktidar grupları arasında tarihle hesaplaşmanın taşıdığı anlam ise, iktidara el koymak ve insanlığın başına yeni işler açmaktır.
Tarihin karanlık koridorlarında dolaşırken, yitik yaşantılarımızdır bize unutturulan; Ya da yaşadığımız andan kopuştur.
Tarih yaparken kayıt altına aldığımız insanlık durumları, bir avuç muktedir yeryüzünü yönetsin diye insanlığın katlandığı acı ve zulmün envanteridir.
İnsan, ödediği bedellere 'tarihsel zorunluluk' dedi. Bu zorunluluğun en trajik sonucu ise, benliğiyle vedalaşması oldu.
İşte tam burada, kendisiyle vedalaştığı yerde, insan uygarlığı buldu. Uygarlığı mümkün kılan ise, mülkiyetin keşfi oldu.
Bugün yeryüzü ölçeğinde başımıza açılan dertlerin ardında yatan neden mülkiyettir. Dolayısıyla, çoğumuza aykırı gelse de, uygarlık netamelidir.
Yeryüzünü mülk edinmek veya yeryüzünde barınmak; bu ikilem, hayatta duruşumuzu belirliyor.
Birinci şıkkı seçen insan, önce mülk edineyim üzerinde de barınırım, dedikten sonra başına açtığı uygarca işlere 'tarih' dedi.
Yeryüzünde sadece barınmak fikri ise pek taraftar bulmuyor.
Yazmakla gurur duyduğu tarih, insanlığın asla ders almadığı ve sürekli tekrarlamaktan bir türlü vazgeçemediği hatalarının dökümüdür.
Birbirimizi yok etmeye bir an için ara verip, şöyle bir geri çekilerek dünyaya ve hayata verdiğimiz zararı görmeyi denesek, gördüklerimiz, hayata bakış açımızı değiştirebilir. Uygarlık penceresinden bakarken, tarihin alacakaranlığında yitip gidiyoruz. Bize tarih yazdıran dolaşımın dışına çıkmak gerek…
Anarşistler haklı çıktı.