Türkiye'nin tam anlamıyla bir restorasyon sürecinden geçtiği şu günlerde dönüştürül(e)memiş ne kadar kurum, kavram ve oluşum varsa, hepsi ciddi bir tehdit ile karşı karşıyadır. Ne yazık ki bu kaotik, sürece içinde yaşadığımız kent İzmir 'de kerameti kendilerinden menkul kişiler tarafından kanaat önderliği (!) yaftası adı altında hiçbir bilimsel temeli olmayan, polemik dolu söylemlerle uyumlu hale getirilmeye çalışılıyor. Efendim, 'İzmir köksüzmüş', 'Türkiye'nin içine girdiği yeni süreci algılamakta tereddüt gösteriyormuş', farklı kimliklere karşı tahammülsüzmüş! Eee sonra ; ' Türkiye'nin önünü açan, vesayet ideolojisine bu kadar yürekten direnen deli yürek bir başbakanı varmış (da) İzmir bütün bunları ıskalayarak bu yeni dönemde sadece cumhuriyet mitingleriyle anılır olmuş Peki, kim diyor bunları... Kimlik bozacılarına İzmir'den şıracılık yapmak isteyen kentimizin değerli şahsiyetlerinden Sayın Sıtkı Şükürer Hazretleri böyle buyurmuşlar. Eee tabi buna cevap olarak da bizim de bazı yanıtlarımız var.
Lewis Mumford'un kentlerin arkeolojisi ve geleceği üzerine kaleme aldığı 'Tarih Boyunca Kent' adlı devasa eserinde de vurguladığı üzere; kentler, sadece maddi yapılardan ibaret olmayıp, fiziksel bir bütünlüğe ve somutluğa sahip en büyük toplumsal birim olmasının yanı sıra aynı zamanda geniş bir toplumsal ilişkiler ağının hem yaratıcısı hem de düğüm noktasıdır. Göçebenin kışlağından ve köyden farklı olarak, insanın 'kendisi gibi olmayan' ile 'yabancı' karşı karşıya geldiği, ilişki kurduğu ve birlikte yaşadığı yerlerdir. Fernand Braudel'den mülhem olarak söyleyecek olursak kentler; insanı özgürleştiren mekanlardır. Kentleri yurttaşlar oluşturur ve kentler kamusal olanla, özel olanı bünyelerinde birlikte temsil ederler. İnsanlar kente ve kentin bütününe taşıdıkları ikincil kimliklerle değil, kentli yurttaş olarak katılırlar. Aksi durumda kentler, kimlik merkezli farklı gettolara bölünür ki bunun modern kent algısıyla bağdaşır hiçbir yanı yoktur.
Lewis Mumford'un kentlerin arkeolojisi ve geleceği üzerine kaleme aldığı 'Tarih Boyunca Kent' adlı devasa eserinde de vurguladığı üzere; kentler, sadece maddi yapılardan ibaret olmayıp, fiziksel bir bütünlüğe ve somutluğa sahip en büyük toplumsal birim olmasının yanı sıra aynı zamanda geniş bir toplumsal ilişkiler ağının hem yaratıcısı hem de düğüm noktasıdır. Göçebenin kışlağından ve köyden farklı olarak, insanın 'kendisi gibi olmayan' ile 'yabancı' karşı karşıya geldiği, ilişki kurduğu ve birlikte yaşadığı yerlerdir. Fernand Braudel'den mülhem olarak söyleyecek olursak kentler; insanı özgürleştiren mekanlardır. Kentleri yurttaşlar oluşturur ve kentler kamusal olanla, özel olanı bünyelerinde birlikte temsil ederler. İnsanlar kente ve kentin bütününe taşıdıkları ikincil kimliklerle değil, kentli yurttaş olarak katılırlar. Aksi durumda kentler, kimlik merkezli farklı gettolara bölünür ki bunun modern kent algısıyla bağdaşır hiçbir yanı yoktur.
Yaşadığımız kent İzmir üzerine şimdiye kadar birçok şey yazıldı, söylendi. Bütün bu yazılanların ortak teması ise; İzmir'e bir kimlik verme, onu bu kimlikle adlandırma çabalarıydı. Son dönemlerde 'gavur İzmir', 'faşist İzmir' ve Sayın Sıtkı Şükürer'in yaptığı 'köksüz kent' gibi nitelemelerle kimlik ve etnisite merkezli açılımlarının odak noktası haline getirilmeye çalışıldığı kentimiz üzerine hariçten gazel okuyanlara elbette bu kentte yaşayanların da yanıtları var.
İzmir, yüzlerce yıldır taşıyıp getirdiği birikimle bir demokrasi ve hoşgörü kentidir. Bilinmesi gerekir ki İzmir, dünya üzerindeki tarihsel ve kültürel belleği zengin diğer kentler gibi tek bir kimlikle tanımlanamayacak ve tek bir adlandırmanın dar kalıplarına sığamayacak kadar farklı bir çok kimliği bünyesinde taşıyan bir 'dişi' kenttir. Evet! Bu dişi Amazon kentinin adının geçirdiği evrim bile insanın başını döndürmeye yeten bir serüvendir aslında... Smira, Lesmira, Zmirna, İsmira, Samorna, Smirna, Smyrna, İzmir... 8500 yıl önce Bornova'daki Yeşilova Höyüğü'nden başlayan bu uzun ve maceralı yolculuk, oradan Tepekule'ye, İskender'le Pagos'a, Çaka Bey ve Umur Bey'le Türk İzmir'e ulaşmış, Venedik ve Cenevizlilerle Akdeniz'in belkemiği olmuş, 17. yüzyıldan bu yana ise Levant'ın en önemli ticaret ve liman kentlerinden birisi haline gelmiştir. 'Doğu'nun en batısı, Batı'nın da en doğusu' olan, medeniyetlerin ve farklı kültürlerin buluşma noktası olan bu kent; 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun Batı'ya açık penceresi olmuştur.
Antik dönemden bu yana matematikten tıpa, felsefeden şehirciliğe, bilim ve sanatta dünyanın evrensel birikimine çok önemli katkılar sunan İzmir, Meles'in çocuğu Homeros'un nefes aldığı, eczacılığın babası Galenos'un, Aristides'in ve İyonya doğa filozoflarının daha yaşanılası bir dünya ve insanlığın geleceği için ütopyalar, fikirler ürettiği bir özgürlükler adasıdır. Özgürlüğü ve demokrasiyi içtenlikle duyumsayanların, onu bir yaşama biçimi haline getirenlerin kenti olan İzmir; Bedrettin yiğitlerinin, Börklüce'nin, Torlak Kemal'in, Sakızlı Rumlar'ın, 'yarin yanağından gayrı' diyerek Karaburun'da, Ayasuluğ'da bir komün yaşamı için Osmanlı merkezi otoritesine karşı bu coğrafyanın gördüğü en büyük toplumsal muhalefeti örgütleyenlerin toprağıdır.
Genlerinde, tarihsel birikiminde kendisine dayatılanı reddeden, haksızlığa tahammülü olmayan bir kimlik taşıyan ve bunun için de merkezi otoritelerle her zaman sorunlu bir ilişki kuran İzmir, 15 Mayıs 1919'da emperyalizme karşı ilk kurşunun sıkıldığı, ekmek, hürriyet ve bağımsızlık için 20. yüzyılda bu toprakların gördüğü en anlamlı savaşın 'Türk'ün Ateşle İmtihanı'nın' ilk kıvılcımının yakıldığı, işgaliyle birlikte bütün Anadolu'yu birleştiren çağdaş Türkiye'nin öncü, kurucu kentidir. O; 9 Eylül 1922'yle birlikte Mustafa Kemal'in 'Güzel İzmir'i olmuş edalı bir Cumhuriyet çiçeğidir artık... O Mustafa Kemal ki; başlattığı devasa Kurtuluş Mücadelesinin nihai hedefini İzmir olarak saptamış, çağdaş Türkiye'nin bütün ilerici mesajlarını İzmir'den vermiş, yaşamındaki tek evliliğini bir İzmirli Hanımefendi ile yapmış, annesini sonsuz yolculuğunda İzmirlilere emanet etmiş bir İzmir sevdalısıdır.
Bu kentin tarihsel ve kültürel dokusuna uygun bir insan malzemesinin olduğunu söylemek, bunca birikimden sonra yanlış olmasa gerek! İzmirli olmak şüphesiz İzmir'i iliklerine kadar duyumsamaktan ve içselleştirmekten geçiyor. Bütün farklılıklarımıza rağmen çeşitliliğimiz, renkliliğimizdir. İzmir'de yaşamak nereden gelmiş olursak olalım bu kentin kimliğini ütülü, kolalı, şık ve sevecen sorumlu ve duyarlı giymektir aslında. Hani insan yaşadığı kente benzer derler ya, hayata dair dili dahi farklıdır İzmir'in, İzmirlinin. Simite gevrek, mısıra darı, şartele asfalya, çekirdeğe çiğdem, domatese domat demesi biraz da bundandır. İzmir, size her semtinde, her sokağında farklı bir kimlik sunar bilesiniz! Örneğin, Eşrefpaşa; yumurta topuk, sivri burun bir delikanlı, Narlıdere; her zaman insan için dönen bir semah, Çamdibi; hünerli ellerde açılmış bir Boşnak böreği, Karataş; sıcacık boyoz kokusu, Asansör; Dario Moreno'lu bir napoliten şarkı, Gültepe; emeğin bebek uykusu, Basmane Oteller Sokağı; mülteci aşklar ve gurbet hüznü, Ege mahallesi; çalgısız yaşayamayanların Roman şarkısı, Bornova; bir Levanten Hanımefendinin yakasındaki fesleğen kokusu, Buca; ıhlamur kokulu bağbozumu ikindisi, Gaziemir; mübadele mirası, Balçova; Agamemnon'a ılık ve sevecen bir merhaba, Göztepe; Susuz Dede'de sarı kırmızı bir efsane, Karşıyaka; 35'in yarım üstü, Yeşil Dere; limon kabuklarıyla bezenmiş bir midye kokusu, Kadifekale; saçtaki gözleme ve rengarenk bir halay değil midir sayın Şükürer.... Şimdi onca birikimi kendi belleği ve kent kimliği içinde hoşgörü ile sunan bir kenti 'köksüz' olarak nitelemekte nereden icap ediyor, doğrusu çok merak ediyorum. İzmir'i bu söylemlerle Anadolu'nun diğer kentlerinde gördüğümüz sözümona muhafazakar, ama yoğunlukla muhafazkarlık sosuna batırılmış neo-liberal kentsel gelişme dinamiklerinin esiri yapmak hangi zihinsel düşünüşün dışavurumudur?
İzmir, farklı kültürlerin, farklı yaşam tarzlarının bir arada, barış içinde yaşadığı bir demokrasi ve özgürlük kentidir. Şüphesiz taşıdığı bu devasa birikimini üçüncü bin yıla da aktarmaya kararlıdır. Son olarak İzmir'e 'köksüz' yakıştırmasını yapanlara bir çift sözümüz var. İzmir, nazlı ve edalı bir Cumhuriyet çiçeğidir ve hep öyle kalacaktır. Bütün Türkiye kentlerinin bir gün İzmir gibi olması dileğiyle…