Nazım Usta, ’“Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat’” demiş o ünlü dizelerinde. Gerçekten de öyle. Yıllar rüzgar gibi geçip gidiyor. Kendimizi hala, başımızda kavak yelleri esen deli çağlarımıza uyarlamaya çalışsak da nafile.’¶ Kafa kağıdı öyle demiyor. Yolun yarısını çoktan geride bıraktığımız gibi, usulcacık yarım asra da merdiven dayamışız, 2009’’u terk ederken’…
Yeni umutlar, yeni beklentilerimiz var. Güzellikler, barış, dostluk, sevgi, sağlık, mutluluk diliyoruz yeni yılda, 2010’’da’… Teğet değil de delip geçen, mali krizin ezip tükettiği umutsuz yığınlar yerine, azimle, sebatla çok çalışacak, birlikte üretip, birlikte tüketecek, hakça paylaşacak bir ülke, kenetlenmiş eller bekliyoruz. Kökeni, düşüncesi, inanışı ne olursa olsun ay-yıldızın gölgesi hepimize yeter. Tek bayrak altında özgürce yaşamak istiyoruz, ’“yarin yanağından gayrı her yerde, her şeyde, hep beraber’” diyebilenlerle.
Biraz hüzün bassa da yılın son günlerinde, asla umutsuzluktan değil, takvim yapraklarından 365’’in daha eksilmesinden, bir yıl daha eskimekten olsa gerek.
’“Ne zamanı geri kuran bir saat var, ne yılları geriye doğru şişiren garip bir takvim. Onun için geçmişin tekrar hal olması mümkün değil’” demiş, ’“ışıklar içinde yatsın’” büyük usta İslam Çupi’… Eski gazeteciliği biz de özlüyoruz onun gibi.
Şimdiki gibi kentin dört bir yanına dağılmamış, birbirlerinden kopmak istemeyen, adeta kurda yem olmamak isteyen kuzular gibi birbirlerine sarılmış, ikişer üçer adım ötede İzmir’’in Babıali’’sinde konuşlanmıştı eski gazete adresleri’… Ve bu adreslerin tek katlarında, üzerine daktilolar yerleştirilmiş, kenarlarına yuvarlak kadranlı numaralı telefonlar yerleştirilmiş formika kaplı, neredeyse birer tonluk masalar yer alırdı. Muhabire, bir aylık otobüs kuponu, 16 kareden fazla 64 asalık sarma filmin asla reva görülmediği, ama, tatlı bir uğraşın yaşandığı, bolluk-bereket doluyu o dönemlerin zevkli gazete yılları’…
Harflerin tek tek yapıştırıldığı el emeği, göz nuru, zeka hüneri letraset başlıklar ve birer mavi renkli buzdolabını andıran IBM’’lerden çıkan tek sütünluk yazılar, mum makinasının yapışkanından aldığı feyzle, kretuarı bir cerrah ustalığında kullanan pikajörlerin elinden, milimetrik mavi pötikareli sayfa planlarının üzerine konuşlanırdı o yıllarda.
Dikiş makinasını andıran renk ayrım makinalarından çıkan röntgen filmi edasındaki seperasyonlar, Marconi’’nin ilk radyosunu andıran silindirli makinalarından, evliya sabrını test edercesine, dakikalar sonra dört renk olarak arz-ı endam eyleyen telefoto resimleri, sarı şeritlerin deliklerinden uzakları yakın eden teleks makinelerinden gelen, iki kopyalı çıktılarla buluşurdu.
Sayfa sekreterleri, pikajörler, montajcılardan tutun da, karanlık odacılara, kameracılara varıncaya dek, makinistlerin, paketçilerin tekmil basın emekçilerinin uyumlu korosunun hoş bir sedası, günlük birer sanat eserleriydi gazeteler. Mayası sevgi ile yoğrulmuş, gazetecilikten başka iş yapmayan patronundan en basit işçisine kadar helal alın terinin, kutsal emeğin ürünleri, her sabah taze mürekkep kokusuyla tezgahlarda açan çiçeklerdi. Basın emekçileri, yorucu günün akşamında, Babıali Meyhanesi’’nde attıkları iki kadehin etkisiyle, yataklarında mışıl mışıl uyurken, kumrular güne uyanmadan ve dahi tan yeri bile ağarmadan, sabahın çoook, çok erken saatlerinde gazeteler hazır olurdu, vapura binenlerin ellerinde.
Geç kalanlar da olurdu elbet. Bu hızlı trafiğe ayak uyduramayanlar yani hat kaçıran gazeteler ise, kelle koltukta, yollarda kilometreleri ışık hızıyla yutan, dört teker üzerinde adeta kanatlanan hat kaçak kamyonetlerinden yine uçarak ayrılır, yine de verirdi kendini okuyucunun suskun, biraz da kızgın dudağına, vakit öğlene çalsa da’…
İslam Baba’’nın dediği gibi; Günümüzün sınırsız teknolojik olanaklı, dev plazalarda konuşlanan holding gazetelerinden, daha çok gazetecilik avazı taşırdı o yılların gazeteleri.
Rüzgar kanatlı atlılar gibi yıllar’… Rüzgar kanatlı yıllar’… Rüzgarların önünde savruldu gazeteler. O grup senin, bu holding benim. Rüzgarlar, kah
ideolojik, kah politik, kah global, kah ekonomik’…
Zaman hızla ilerliyor, artık ikinci milenyumu 10 geçiyor ve artık mürekkep kokmuyor, eli yüzü boyamıyor. Ya sanal alemde ya da beyaz camın ardında gazeteler. Bir ’“tık’” la buluşuyor okurlarıyla, fikrin, emeğin, bileğin, yüreğin eseri yazılar. Uzaklar bazan çok yakın, ama ekranın ardında bazan yakınlar çok uzak. Zaman dersen limitsiz. Tiraj desen kaygısız..
Rüzgar gibi geçip gitmiş yıllar. Hoş geldin 2010’…