Günü yaşarken dünü, dünü unuttuğumuzda ise yarına taşıyacaklarımızı bırakıyoruz cebelleşmenin ellerine’… Kendi kuyruğunu kovalayan itler gibi bir kısır döngündür bazen yaşam, iş-ev, ev-iş denkleminde’… Kafamız gömülü yaşamak belki biraz da devekuşu misali’…
Bir ısınıp bir soğuyan gündem maddeleri, günlük veya haftalık, zaman zaman da aylık yönümüzü belirleyen yıldızlar gibi’… Öne çıkanlarla sarmaş dolaş, bazen memnun bazen kızgın bazen boş vermiş ve alabildiğince umursamaz’… Bir orada bir burada, bir onunla bir bununla, biraz ondan biraz şundan yaşıyoruz kimi zaman’…
Yarın bilinmez meçhul, dün ise balık hafızalara emanet, günü yaşıyoruz vesselam. Çoğu zaman yok sayıyoruz yanı başımızdaki yangını... Görmezden geldiğimiz gibi akan kanı, duymazdan geliyoruz arşa ulaşmış feryatları’…
Geçenlerde birkaç derneğin kolektif düzenlediği ’“Ortak düşman Amerika’” etkinliklerine katıldım. Dün ve görmezden geldiğim bugün tokat gibi patladı yüzümde.
Soykırıma uğramış Kızılderililerin, yok olmaya yüz tutmuş kültürünün bir danslarıyla başladı etkinlik. Wokakiye wan bduha (benim bir derdim var) diyerek, Amerika’’nın tüm dünya halklarının ortak derdi olduğu anlatıldı. Halkların ortak düşmanının ABD olduğunun altı çizildi dans eşliğinde’…
Sonrasında gecede türküler, ağıtlar eşliğinde kısa filmler ve fotoğraf kareleri yerini aldı. Hiroşima ve Nagazaki’’ye atılan atom bombaları’… Parlayan ışığın kör ettiği gözler’… Havada uçuşan binalar, eşyalar, hayvanlar, ağaçlar, insanlar! Patlamanın ardından uzun süre dinmeyen fırtına’…
Dökülen deriler, tırnaklar, saçlar’… Açılan yaralar’… Kanserin çöreklenip bir türlü terk etmediği ucubeye dönüşmüş kentler’…
Amerikan Emperyalizminin şehirlere kan kusan ağır bombardıman uçaklarının gürültüleri’… Sadece insanı değil tüm yaşamı yok etmeye atılmış atom bombasının iğrenç bulutu’…
Latin Amerika, Küba’… Fransızların, Japonların, İngilizlerin, Amerikalıların korkunç saldırılarına maruz kalmış Vietnam’… Sokak ortasında hunharca yapılan infazlar, çırılçıplak kaçışan çocuklar’… Korku dolu gözlerin yansıdığı fotoğraflar’… Yürek acıtan görüntüler geçmişe, 1940’’lı, 50’’li, 60’’lı yıllara götürdü izleyenleri’…
İsrail tarafından bir baştan bir başa talan edilen Lübnan’… Yıkıntılar arasında ağlayan yaşlı adam’… Başı iki eli arasında ağıt yakan analar’… Sadece bir bölgesinde 200 bin çocuğun öldüğü Afganistan’… Filistin’’de; İsrail tanklarıyla taş ile savaşan gençler ve bütün bir ülkenin kan gölüne çevrildiği Irak’…
Gösterim sonrasında havaya suskunluk ve hüzün hakim oldu. Salonu dolduranların sarsılmış oldukları her hallerinden belliydi. Gözlerinde yaş olanların sayısı az değildi. Yaldızlı sözlerin, renkli dünyanın büyüsü bozulmuş, gerçeklerle bir kez daha yüz yüzeydik.
Önemli bir gerçeği haykırıyordu unuttuğumuz görüntüler’… Bir yanda dünya halkları diğer yanda Amerikan Emperyalizminin doymak bilmez iştahı, azgın kar hırsı.
Sınır ve mesafe tanımadan, kendisinin dahi inanmadığı ’“üretilmiş’” sebeplerle yapmaktaydı bunu üstelik.
İşgal ettiği her ülkede bir yanda Amerika, diğer yanda o vatanın öz evladı özgürlük savaşçıları’…
Kurtuluş savaşı vermiş bir ülkenin yaşayanı olarak, elbette anlayacaktık takılmaya çalışılan boyunduruğun ne anlama geldiğini’… Ülkesi işgal edilmiş olmanın acısının, başka ülke askeri tarafından topraklarının çiğnenmesinin ne demek olduğunu çok iyi bilmekteydi bu coğrafya’…
İzlediklerimizin dehşeti içinde anlamaya çalıştık kendi ülkende tutsak yaşamanın ne olduğunu’… Anadolu’’nun bağrından söküp atılan Emperyalist işgali düşünüp, Kurtuluş Savaşımızın önemini biraz daha kavramaya çalıştık.
Bir kez daha saygıyla andık, işgalci soysuzun kıçını ’“Ya İstiklal Ya Ölüm’” diyerek tekmeleyen onurlu insanları’…