bu sabah, yabancı uyandım. kime mi?
çevremi kapsayan, herşeye ve herkese...
...
hiç tanıdık yüz... mekan yoktu!
beni tanıdıklarını söyleseler de,
ben onlara yabancı... onlar bana yalancı baktı.
...
iyi yanı,
keşfetme heyecanı!
o heyecanla,
geziniyorum sokaklarda...
tebessüm edenlere,
yepyeni tebessümler gönderiyorum
bir çocuğun, ilk kez gülüşü gibi.
yeni yerler keşfediyorum,
adımlarımı tanıyan!
heyecanlanıyorum, her seferinde
ayak izlerimin oturuşuna.
kendimi, külkedisi gibi hissediyorum...
...
kendimi sokaklara salıverdiğim geçenlerde bir gün, ayak izlerimin oturuşuna şaşırarak, yeni bir yer keşfettim. izlerin oturuşundan belli ki, buralardan geçmişliğimin evveliyatı var. bu yüzden, kendimi hiç yabancı hissetmedim bu mekanda!.. yeni ama yabancı hissedilmeyen bir yer; sevgi cafe. (bu mekandan özel olarak daha sonra bahsetmek istiyorum)
kendime, ince belli bir bardakta çay söyledim. hayatın inceliklerini hatırlatan, sıcak birşeylere ihtiyacım vardı. kış mesaisine geçmiş güneş de ortalarda yoktu. gün; parlak, aydınlık ve sıcak değildi. hem içimi hem de ruhumu ısıtan, birşeyler gelse...
...
umarsızca godo’’yu beklerken, önüme, tatlı cadının bir burun hareketiyle küçülttüğünü düşündüğüm, ferrari’’siyle (minik akülü yarış arabası) bir çocuk geldi. parkın havası, farkedilir şekilde birden değişmişti. parktaki bütün çocukların gözleri, kırmızı yarış arabasının üzerindeydi. arabayı kullanan çocuk da ilginç bir şekilde, bunu farkındaymış gibi duruyordu.
etrafta, kedinin ciğere baktığı gibi, ağzının kenarından sular akan çocuklar belirmeye ve arabaya doğru yakınlaşmaya başlamıştı. anne babalarının kullanmalarına asla izin vermediği arabalarının, minik boyutlarında üretilmişi, şimdi tam karşılarında duruyordu. parktaki, sabit bütün oyuncaklar, ilgi odağı olmaktan çıkmıştı.
...
bazı çocuklar, belki de öğrenilmiş çaresizlikleriyle, arabanın peşini bıraktılar. bir tanesi vardı ki, o vazgeçmiyordu. 60-70 santimlik boyuyla bu çocuk sürekli arabanın peşinde, başta annesi sandığım bakıcısı da, onun peşinde koşturuyordu. öğrenilmiş iyimserliğini kaybetmek üzere olmalıydı ki, çocuk ağlamaya başladı. henüz konuşmayı tam çözememesine rağmen, çocuk neyi istediğini biliyor ve peşinden koşuyordu. bu kovalamacanın önüme denk gelen turunda, çocuk, ferrari kullanıcısına şunu söylüyordu: ’‘benimle paylaşır mısın?’’
bakıcısının seslenmelerinden anladığım, bu olağanüstü güzel, sarışın lülelüle saçları ve mavi gözleri olan çocuğun adı; doruk idi. belki, çocuklarının ileri de zirveye ulaşmasını diledikleri için ya da doğumuyla aileyi mutluluğun zirvesine taşıdığı için, doruk adını almıştı. oysa bu parkta, ailesinin ona verdiği isme rağmen doruklarda değil, arabasını neden paylaşmadığını bir türlü anlayamadığı için gözyaşlarıyla bakıcısının eteklerinde geziniyordu. anlaşılan o ki, ailesi ona paylaşmanın önemini ve gerekliliğini anlatmıştı. doruk’’un anlamadığı, bu ferrarili çocuk bunu neden yapamıyordu!..
yetişkinler arasında yaşanan pek çok şeyin artık, parklardaki çocuklar seviyesine inerek, yaşanmaya başladığını görmek hoşuma gitmedi. bizim kuşağın, bana göre en büyük öğrenilmiş çaresizliği sanırım, üniversite sınavlarında başlamıştır. öncesi, öğrenilmiş iyimserliklerle dopdolu bir hayattı. oysa şimdiki çocuklara baktığımda, hayatları hep sınav hep başarılı ve başarısız yaftalarıyla dolu. bizim kuşağın, öğrenilmiş çaresizlikleri ne kadar geç başlasa da, hayatla mücadele gücümüz zaman içerisinde ne yazık ki, zayıflamıştır. bu çocukların parkta başlayan çaresizlikleri, onları hayatta nereye kadar taşır, merak ettim doğrusu!.. neredeyse anaokuluna bile sınavla girilecek bu düzen de, parkların hãlã daha naif, oyun ve paylaşım dolu alanlar olduğunu zannediyordum.
çocuğa rağmen, aslında buna müdahãle etmeyen annesi ve dedesine içten içe kızmıştım. mutlulukla, ferrari’’nin peşinden koşan doruk’’u ve onun peşinden koşan bakıcısını izliyorlardı. güç sahibi olmanın kısa süreli tatminine mi, bırakmışlardı kendilerini?..
önüme geldikleri bilmem kaçıncı turda, doruk, hãlã paylaşmasını istiyor ve ağlıyordu. dayanamadım. ben de, ferrari’’li çocuğun ebeveynlerinin duyacağı bir tonda;
’“- ağlamakta haklısın doruk, esas sorun, eğer paylaşmayacak idilerse, bu kadar çocuk dolu bir parka, bu arabayı getiren bu insanlarda’” deyiverdim. anne ve dedenin öfkeli bakışlarını üzerimde hissettim. dede öfkeyle, ’“- benim gibi yaşlı bir insana böyle şeyler söyleyerek, beni üzdüğünü farketmiyor musun?’” dedi. ben de, ’“- üzüldüğünüze üzüldüm. ama yetişkinsiniz, kendinizi tamir edebilirsiniz. peki siz, bu çocuğun ne kadar üzüldüğünü farkında değil misiniz?onun üzüntüsünü, sizin üzüntünüzden daha fazla önemsiyorum’” diyerek, savaşı başlatmış oldum.
dede öfkeyle haykırdı:
’“- sen hiç çocuk doğurdun mu, anne misin, niye huzurumuzu bozuyorsun ki!’”
onların gördüğü resimde, bir yanlışlık yoktu. yaşlı adam haklıydı. huzurlu bir ortamın huzurunu bozmuştum. bu ülkede nasıl kadınlarla ilgili pek çok şeyi erkekler konuşuyor-tartışıyor ise, yabancı bir çocukla ilgili fikir beyan etme hakkı, çocuk doğurmamış bana mı düşmüştü!..
...
huzuru bozmuştum ama doruk hedefine ulaşmıştı. ferrari’’ye tek başına binmesine izin vermeseler de,
arkada oturmak da hoşuna gitmiş gibi görünüyordu. parktan gitme vaktimin geldiğini düşünürken, bir yandan da ’‘bu ferrari’’li çocuk, büyüyünce; lüks oyuncakları, arabaları, telefonları ve kıyafetleriyle alışveriş merkezine giden ve piyasa yapan insanlardan biri mi olur, acaba!..’’ diye, düşünmekteydim.