Galiba mutluluğun sırrını buldum; Hem de şu kasvetli ’‘Fatmagül’’ün suçu ne?’’ dizisini izlerken. Hani, en can alıcı fikirler olmadık zamanlarda aklına gelirmiş ya insanın, işte aynen öyle oldu geçen gece.. Çünkü bir mum yanıyordu tam gözümün önünde, balkonun kapısı biraz açıktı ve içeriye hafif bir İzmir meltemi sızıyordu. Aklınızı daha fazla karıştırmadan, bunu nasıl keşfettiğime geçeceğim..
**
Hiç inkar etmeye gerek yok, birçoğumuzun hayatı arayışlarla geçiyor. Öğrenciysek mezun olmak, mezunsak iş sahibi olmak, çalışıyorsak daha çok kazanmak, bir üst düzeye yükselme hırsı, bekarsak evlenmek, evliysek çocuk yapmak, arabamızın yeni serisi, telefonumuzun bir üst modeli, bilgisayarımızın daha hızlısı derken bir de bakmışız koskocaman bir keşmekeş yaratmışız kendimize. Tüm bu istekler bir olmuş üstümüze üstümüze gelip, anın tadını çıkarmamızı engelledikçe, kendi benliğimizden uzaklaşmışız.. Burada örnekler öyle sonsuz ki ben ilk aklıma gelenleri yazıyorum. Bunlar gibi yüzlerce farklı sebeplerden dolayı günümüz insanı (özellikle şehirlerde yaşayanlar) akşam evlerine geldiklerinde üzerlerinde hem fiziksel hem de ruhsal bir yorgunluk hissediyorlar. Bunun adına da kronik yorgunluk diyorlar ve durumdan en çok fayda sağlamaya çalışanlar da sanıyorum vitamin hapları üreten firmalar.
***
Tamam, şu hayatta insanın amacı mutlaka olmalı, hedefleri olmalı ama bu sırada geçen vakitten keyif almak da önemli değil midir?Yolun kendisi, varış noktasına ulaşmaktan daha eğlenceli olmadıktan sonra neye yarar o yolda olmak?

***
İnsanoğlu, doğası gereği hep bir arayışta. Allah kimseyi amaçsız, hedefsiz bırakmasın tamam da, öte yandan ’‘gerçekten ne aradığının’’, ’‘doğru yolda olup olmadığının’’ kaç kişi farkında?Sakın gerçek ihtiyaçlarımızın yerini başka şeylerle doldurmaya çalışıyor olmayalım?
***
Efendim konuyu dağıtmadan şöyle açıklayayım, bunu geç fark ettim..ama ’‘fark ettim’’.. Belki bazılarınız biliyor, ama birçoğunuz da benim gibi gün gelip de ’‘fark etmeyi’’ bekliyor olabilir..
Diyelim ki çok stresli bir yaşantınız var, her sabah erkenden kalkıyor, tüm günü iş yerinizde geçiriyorsunuz. Evinizde çok mutlusunuz ama hep bir yorgunluk üzerinizde..Çocuklarınız ile oynamak, bir kitap okumak da yetmiyor belki, başka bir şey arıyor ruhunuz.. Kaçıp gitmek, uzaklaşmak istiyorsunuz.. Neresi geliyor aklınıza?Ya bir deniz kenarı, ya da bir dağ evi..Ama hep doğa ile iç içe olabileceğiniz bir yer. İşte ben de tam burada bir durun iyi düşünün diyorum. Doğa özlemi çekiyor ruhunuz. Ve sizi o dağ evine, deniz kenarına gönderen de ruhunuzun ta kendisi. Deniz kenarına giderseniz, denize gireceksiniz, ya da en azından o iyot kokusu size iyi gelecek; Dağ evinde ise ayaklarınız toprağa basacak, çıplak ayakla çimenlerde gezeceksiniz, belki şömineyi yakacaksınız, temiz havayı bol bol çekeceksiniz içinize.. Hatta yanınızda belki birkaç arkadaşınız olacak, ’‘ruhunuza’’ iyi gelen insanlar’…
Hiç düşündünüz mü, Hayatın karmaşasına kısa bir mola vermek istediğimizde neden bunları yapmak ister ruhunuz? Yanıtı çok basitmiş aslında..Ben de yeni fark ettim. Nasıl mı? Ruhumu dinledim.Ne zaman yorulsam, ruhum bana ’‘-Doğaya dön’’ der.. Dinleyince anladım..
***
Peki, doğanın dört elementi nedir?Hava, toprak, ateş ve su. Yaşantımızda yarattığımız keşmekeşlerle savaşırken yorulan ruhumuzun ilacı da, aslında bu dört elementte gizli..
Apartman dairesinde yaşıyorum, şehir merkezindeyim diyenlere, streslerini azaltmaları için verilen tavsiyelere bir göz atalım:
- Yürüyüşe çıkın, temiz havayı içinize çekin (hava)
- Eve geldiğiniz zaman ılık bir duş alın (su)
- Bir mum yakın (ateş)
- Saksıda çiçek besleyin, onlarla ilgilenin (toprak)
Dikkatinizi çekti mi bilemiyorum, verilen örnekler her zaman doğanın dört elementinden en az birini mutlaka içeriyor. Çünkü ruhumuz aslında mutluluğu doğada buluyor. Ama her zaman da doğaya çıkamayacağımıza göre, evde kolayca yapabileceğimiz bir takım küçük taktiklerle de ruhumuz huzura erişebiliyor.
İşte size canlı bir örnek:
Gündüz, hayatımda tanıdığım en koyu Galatasaray taraftarlarından birisidir. Bir gün bizim evde Cimbom’’un maçını izliyoruz. Herkes çok heyecanlı tabi, yerimizde zıplıyoruz’… Galatasaray kaybetti ve sevgili Gündüz karalar bağlamaya başladı. Deyim yerindeyse maçtan sonra yüzünden düşen bin parçaydı. Misafirim olduğundan, mutlu olması için ne yapacağımı şaşırdım o anda. Hemen birkaç mumu yakıp masaya koydum(ateş),balkonun kapısını araladım(hava), Yacht&Sail kanalını açtım (su), bir de çok sevdiğim bir klasik müzik albümünü çalmaya başladım. Önünde yanan küçük bir ateş, fonda hoş bir müzik ve ekranda yelken yarışları, Sonuç: Salonun sinerjisi tamamen değişti, yarım saat sonra Gündüz maçı unutmuş, içkisinden aldığı her yeni yudumla bizlere yeni bir fıkra anlatan bir adama dönüşmüştü. Daha birkaç dakika önce karalar bağlayan adam gitti, yerine hepimizi güldüren eski arkadaşımız geldi.
***
İşin gerçeği, doğadan ne kadar uzaklaşırsanız, o kadar uzaklaşıyorsunuz kendi benliğinizden. Ve kendisinden uzaklaşmış bir insanın mutlu olması ne kadar mümkün olabilirse o kadarıyla idare etmeye çalışıyoruz.
İşte bu yüzden, doğa ile iç içe olabilmek bence mutluluğun sırrı. Hindistan’’daki gurular boşuna ’‘Mutluluk içimizde’’ diye söylemiyorlar yani.. Mutluluk ve hatta bence tüm sorularımızın yanıtı da içimizde. Bizim en büyük yanlışımız ne biliyor musunuz?Tüm sorularımızın yanıtlarını hiçbir zaman kendimize sormamak, bu cevapları başka yerde aramak’… Bunun tek sebebi de korkularımız; yanıt olumsuz ise, onu üstlenmek istemiyoruz ki’… Oysa tüm gerçek içimizde. Boşuna dememişler, ’‘Ani kararlar iyidir, çünkü kalpten gelir’’ diye..
***
Yazdıkça düşünüyorum, düşündükçe aklıma geliyor; Demek ki sadece kendimizin değil, sevdiğimiz insanların da ayağına, elimizden geldiğince doğayı getirebilirsek, hepimiz mutlu oluyoruz. Bu belki minik bir mumu, şömineyi ya da mangalı yakmak olabilir, temiz havada bir yürüyüş olabilir,birlikte denizin sularına atlamak olabilir.. Birlikteliğin verdiği haz, mutluluğu kesinlikle çoğaltıyor.
Unutmayın mutluluk, paylaştıkça artıyor’…