1991 yılında, Betty Mahmudi ve kızının kocasından ve İran'dan kaçışını konu alan 'Kızım Olmadan Asla' kitabını elimden düşürmeden okuduğumda, dünyada neler oluyor sorusunu sormuştum kendime.. Sıcacık evimde, ailem ile birlikte otururken, karnım tok iken, zorluklara göğüs gererek bir Amerikalı kadının İran'dan Türkiye hudutlarına geçerken yaşadığı her an, beynime kazınmıştı.
İlk defa o zaman düşünmüştüm 'mülteci, sığınmacı, göçmen' kavramlarının ne anlama geldiği ve onların bu uzun yolculukta ne yaptıklarını, hangi şartlarda yaşadıklarını, sabah kalktıklarında ne yaptıklarını, hangi duygularla ülkelerini terk ettiklerini, ülkesiz kalmanın onlar için ne anlam ifade ettiğini, hasta olduklarında nereye gittiklerini ya da bu yaşadıklarından dolayı hiç depresyona girip-girmediklerini?
İnsan yaşamadığı bir hayatı nasıl hayal ederse, ben de başladım bu hayatın adımlarının izini sürmeye.. Bu yazıyı yazarken biraz bilgi vermeyi amaçladım, birazda şu anda ülkemizde bulunan kayıtlı 35 000 kişinin yaşadıklarını sözlerle paylaşmak mümkün ise daha duyarlı olabilir miyiz? diye sorgulamak istedim.
1951 yılında Cenevre sözleşmesiyle ülkemize giren yabancı uyruklu kişileri almayı kabul ediyor pek çok ülke gibi Türkiye de.. Ancak burada oldukça ilginç bir karmaşa var. Göçmen ile mülteci kavramı tam olarak halen açıklanamıyor. Göçmen insanlar; genellikle refah düzeyini yükseltmek ve daha iyi şartlarda yaşamak için bir ülkeden diğer ülkeye göç edebiliyorlar. Eğer yakalanırlarsa, kendi ülkelerine gönderiliyorlar. Ancak mülteciler ise çok daha farklı bir statüde; ırkı, dini, milliyeti belirli bir toplumsal gruba bağlı üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği korkusuyla ve endişesiyle yaşayan yabancılar...
Avrupa bu konuda ciddi/ ağır duvarlarını çoktan yükseltmiş bir durumda bu kişilere karşı…Bu duvarlar yükseldikçe ne yazık ki, bir ülkeden diğer ülkeye geçiş sırasında yaşanan tehlikeler, riskler daha da artıyor. Türkiye şu günlerde özellikle Afganistan'dan gelen kişilere karşı, oldukça ciddi kararlar almış durumda. Şüphesiz bu kararları alırken, tek başına davranmıyor. Birleşmiş Milletler'in kanun ve uygulamaları doğrultusunda adım atıyor.. Bir örnek vermek gerekirse, Afganistan'dan gelen bir kişi veya aileye 2015 yılına randevu veriyor.
Şaka gibi aslında, bu gelen kişilerin 2015 yılına kadar ne yapacağı konusunda bir önlem de almıyor. Bu kişilere 63 ilimizde bulunan 'Uydu Kentlere' gitmesini öneriyor. 1980 yılından bu yana İran'dan ülkemize yaklaşık 2 milyon Afgan mülteci giriş yapmış gözüküyor. Bu kişiler yabancılar şubesinden kendilerini tanıtan bir ikamet tezkeresi- izin kağıdı alarak Erzurum'a gidiyor. Bu yolculuk bazen aileleriyle oluyor, bazen tek başına, bazen de sadece tek bir çocuk olarak. Çünkü ülkeye resmi yollardan girmeden kaçak gelen bu kişilerin yolculuğu sırasında yaşadıkları gelin görün ki bambaşka bir dramın öteki yüzü…
Ailecek çıkıyorlar yola, anne-baba ve çocuklar, ancak teknelere binerken ya da at sırtında sınırları geçerken onlara yardım eden kaçakçıların kendileri için 'biçtikleri rol' ne ise onu oynuyorlar. Bu arada bir 'organ mafyasının' ya da 'fuhuş mafyasının' eline düşebiliyorlar. Bu arada şayet yeterli paraları yok ise, kaçakçıların talep ettikleri 'bedeli' ödemeye zaten 'gönüllü' oluyorlar. Tecavüze uğrayan, kadınlar,çocuklar ve erkekler var; sessizce susan ve umut yolculuğundaki bu kaçınılmaz acılara dayanmaya çalışan..
Bu yolculuğun sonu, aslında başından belli oluyor. 'Kaçınılmaz son' onları zaten hiç yalnız bırakmıyor. Dil bilmedikleri bir şehirde otobüs terminaline geldiklerinde, ne karınlarını doyuracak, ne de kafalarını koyacakları bir yatakları bile olmuyor. Ev buluncaya kadar parklarda yatan, sadece 200 liraya bir insanın yaşayamayacağı evleri bulduklarında seviniyorlar.
Teorik olarak çalışma izinleri var. Ama pratikte bu mümkün değil. Kayıt dışı sektörde, kaçak olarak çalışmaya başlıyorlar. Aynı işi yapan yövmiyesi günlük 30 lira olan işçiler ile birlikte çalışmak istediklerinde, işveren onların bu durumundan yararlanıp 15 lira veriyor. İş kazalarına maruz kalabiliyorlar, her konuda istismara açık bir durum söz konusu. İşveren isterse 2 ay çalıştırıyor, bu kişilere paralarını bile vermiyor. Bu kişiler 'görünmez yerlerde' çalışıyorlar. Ev işlerinde çalışan kadınlar daha düşük ücretlere 'modern kölelik' yapıyorlar.
Hasta olduklarında, doğum yaptıklarında sosyal güvenlik haklarından bile yararlanmaları mümkün gözükmüyor. Bu insanların çocukları neler yapıyor derseniz, yine farklı çarpıcı bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. Öğretmenler bu çocukları görmezden geliyorlar, yani 'varlar ama yoklar', 'yaşıyorlar ama yaşamıyorlar'.. Dışlanmış bir durumda bu çocuklar, kendilerine sunulan 'okuma hakkını' kullanmaya çalışıyorlar. Sınıf arkadaşları onların yanlarına gelip 'siz terörist misiniz?' diyorlar.
Çocukların yaşadıkları travma, bir büyük insanın travmasına benziyor. Küçücük kalpler, çaresiz yakarışlar, tutulmayı bekleyen eller onlara hiç uzanmıyor bile... Ama en acısı ne biliyor musunuz, belki de beni derinden yarayan.. Bir annenin çocuğunu öğlen saatlerinde uyandırması, neden mi; yeter ki günü 'iki öğün' ile geçiştirebilsin..
Bu aileler çocuklarına güzel bir gelecek sunmak için bütün teknikleri göze alıp gelmişlerdi bir başka ülkeye, ama şimdi günü bile yaşayacaklarını bilmiyorlar. Yeni bir hayat umudunu kaybetmişlerdir, her an korkuyla yaşayan, kaçan binlerce insan..
İlk defa o zaman düşünmüştüm 'mülteci, sığınmacı, göçmen' kavramlarının ne anlama geldiği ve onların bu uzun yolculukta ne yaptıklarını, hangi şartlarda yaşadıklarını, sabah kalktıklarında ne yaptıklarını, hangi duygularla ülkelerini terk ettiklerini, ülkesiz kalmanın onlar için ne anlam ifade ettiğini, hasta olduklarında nereye gittiklerini ya da bu yaşadıklarından dolayı hiç depresyona girip-girmediklerini?
İnsan yaşamadığı bir hayatı nasıl hayal ederse, ben de başladım bu hayatın adımlarının izini sürmeye.. Bu yazıyı yazarken biraz bilgi vermeyi amaçladım, birazda şu anda ülkemizde bulunan kayıtlı 35 000 kişinin yaşadıklarını sözlerle paylaşmak mümkün ise daha duyarlı olabilir miyiz? diye sorgulamak istedim.
1951 yılında Cenevre sözleşmesiyle ülkemize giren yabancı uyruklu kişileri almayı kabul ediyor pek çok ülke gibi Türkiye de.. Ancak burada oldukça ilginç bir karmaşa var. Göçmen ile mülteci kavramı tam olarak halen açıklanamıyor. Göçmen insanlar; genellikle refah düzeyini yükseltmek ve daha iyi şartlarda yaşamak için bir ülkeden diğer ülkeye göç edebiliyorlar. Eğer yakalanırlarsa, kendi ülkelerine gönderiliyorlar. Ancak mülteciler ise çok daha farklı bir statüde; ırkı, dini, milliyeti belirli bir toplumsal gruba bağlı üyeliği veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği korkusuyla ve endişesiyle yaşayan yabancılar...
Avrupa bu konuda ciddi/ ağır duvarlarını çoktan yükseltmiş bir durumda bu kişilere karşı…Bu duvarlar yükseldikçe ne yazık ki, bir ülkeden diğer ülkeye geçiş sırasında yaşanan tehlikeler, riskler daha da artıyor. Türkiye şu günlerde özellikle Afganistan'dan gelen kişilere karşı, oldukça ciddi kararlar almış durumda. Şüphesiz bu kararları alırken, tek başına davranmıyor. Birleşmiş Milletler'in kanun ve uygulamaları doğrultusunda adım atıyor.. Bir örnek vermek gerekirse, Afganistan'dan gelen bir kişi veya aileye 2015 yılına randevu veriyor.
Şaka gibi aslında, bu gelen kişilerin 2015 yılına kadar ne yapacağı konusunda bir önlem de almıyor. Bu kişilere 63 ilimizde bulunan 'Uydu Kentlere' gitmesini öneriyor. 1980 yılından bu yana İran'dan ülkemize yaklaşık 2 milyon Afgan mülteci giriş yapmış gözüküyor. Bu kişiler yabancılar şubesinden kendilerini tanıtan bir ikamet tezkeresi- izin kağıdı alarak Erzurum'a gidiyor. Bu yolculuk bazen aileleriyle oluyor, bazen tek başına, bazen de sadece tek bir çocuk olarak. Çünkü ülkeye resmi yollardan girmeden kaçak gelen bu kişilerin yolculuğu sırasında yaşadıkları gelin görün ki bambaşka bir dramın öteki yüzü…
Ailecek çıkıyorlar yola, anne-baba ve çocuklar, ancak teknelere binerken ya da at sırtında sınırları geçerken onlara yardım eden kaçakçıların kendileri için 'biçtikleri rol' ne ise onu oynuyorlar. Bu arada bir 'organ mafyasının' ya da 'fuhuş mafyasının' eline düşebiliyorlar. Bu arada şayet yeterli paraları yok ise, kaçakçıların talep ettikleri 'bedeli' ödemeye zaten 'gönüllü' oluyorlar. Tecavüze uğrayan, kadınlar,çocuklar ve erkekler var; sessizce susan ve umut yolculuğundaki bu kaçınılmaz acılara dayanmaya çalışan..
Bu yolculuğun sonu, aslında başından belli oluyor. 'Kaçınılmaz son' onları zaten hiç yalnız bırakmıyor. Dil bilmedikleri bir şehirde otobüs terminaline geldiklerinde, ne karınlarını doyuracak, ne de kafalarını koyacakları bir yatakları bile olmuyor. Ev buluncaya kadar parklarda yatan, sadece 200 liraya bir insanın yaşayamayacağı evleri bulduklarında seviniyorlar.
Teorik olarak çalışma izinleri var. Ama pratikte bu mümkün değil. Kayıt dışı sektörde, kaçak olarak çalışmaya başlıyorlar. Aynı işi yapan yövmiyesi günlük 30 lira olan işçiler ile birlikte çalışmak istediklerinde, işveren onların bu durumundan yararlanıp 15 lira veriyor. İş kazalarına maruz kalabiliyorlar, her konuda istismara açık bir durum söz konusu. İşveren isterse 2 ay çalıştırıyor, bu kişilere paralarını bile vermiyor. Bu kişiler 'görünmez yerlerde' çalışıyorlar. Ev işlerinde çalışan kadınlar daha düşük ücretlere 'modern kölelik' yapıyorlar.
Hasta olduklarında, doğum yaptıklarında sosyal güvenlik haklarından bile yararlanmaları mümkün gözükmüyor. Bu insanların çocukları neler yapıyor derseniz, yine farklı çarpıcı bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. Öğretmenler bu çocukları görmezden geliyorlar, yani 'varlar ama yoklar', 'yaşıyorlar ama yaşamıyorlar'.. Dışlanmış bir durumda bu çocuklar, kendilerine sunulan 'okuma hakkını' kullanmaya çalışıyorlar. Sınıf arkadaşları onların yanlarına gelip 'siz terörist misiniz?' diyorlar.
Çocukların yaşadıkları travma, bir büyük insanın travmasına benziyor. Küçücük kalpler, çaresiz yakarışlar, tutulmayı bekleyen eller onlara hiç uzanmıyor bile... Ama en acısı ne biliyor musunuz, belki de beni derinden yarayan.. Bir annenin çocuğunu öğlen saatlerinde uyandırması, neden mi; yeter ki günü 'iki öğün' ile geçiştirebilsin..
Bu aileler çocuklarına güzel bir gelecek sunmak için bütün teknikleri göze alıp gelmişlerdi bir başka ülkeye, ama şimdi günü bile yaşayacaklarını bilmiyorlar. Yeni bir hayat umudunu kaybetmişlerdir, her an korkuyla yaşayan, kaçan binlerce insan..
Merak ettim İran'dan, Somali'den, Irak'tan, Afganistan'dan gelen göçmen ve mülteciler ile ilgilenen kaç vakıf, dernek vardır diye? O kadar az ki, aslında yok gibi.. devlet işte bu kadar destek veriyor. Gerisi boş.. Peki 'insan hakları nerede?'. İnsan onuru için, kimler öncelikli bu yaşamda.. Siz mi, ben mi, onlar mı?
Empati dediğimiz kavram bu galiba, bu dünyaya ya Afgan bir kız çocuğu olarak dünyaya gelseydim, bana kim sahip çıkacaktı. Ya siz, sınırdan geçerken organ mafyasına yakalan birisi olsaydınız?
Empati dediğimiz kavram bu galiba, bu dünyaya ya Afgan bir kız çocuğu olarak dünyaya gelseydim, bana kim sahip çıkacaktı. Ya siz, sınırdan geçerken organ mafyasına yakalan birisi olsaydınız?
Ne yapardık ki.. Biliyorum bu dünyada bu olayları yaşayan, kendi ülkemizde de insanlar var. Belki 10 km ötede, belki de 1 saat uzaklıkta. Mesele uzaklık, yakınlık, din, dil, ırk değil ki.. Mesela sadece 'insanlık' , 'insan olma hakkı'
Biraz 'derinden düşünmek' ve 'çözüm' bulmakta fayda var diyorum. Sizce?
Biraz 'derinden düşünmek' ve 'çözüm' bulmakta fayda var diyorum. Sizce?