'Toprağın kızı olmak' garip bir duygudur aslında. Çocukluğundan itibaren babanı hep toprak ile uğraşırken görürsün. Onun tarladan dönüşünü beklerken, kuruyan dudaklarını, çatlayan ellerini, yanan yüzünü izlerken bir garip olursun. Bir yandan gurur duyarsın onunla, bir yandan da bu nasıl bir sevdadır dersin. Sabahın erken saatinde 'ilaç atmak' için tarlasına gittiğinde, ağaçların arasından geçen arklardan sular aktığında, dalından kopardığı bir adet portakalı midesindeki ülserden dolayı sadece bir adet yediğinde 'toprağın' bir aile için ne anlama geldiğini anlarsın. Toprak sevdadır aslında; toprak süprizdir aslında. Sana bazen çok verir bazen az. Ama her zaman verir.
Bu sözleri söylemeye başladığımda, aradan yıllar geçmiş, babamı bir trafik kazasında kaybetmiş ve onun için çok değerli olan toprağına konuyu çok da iyi bilmeyen kişilere teslim etme kararı aldığımız zamanlardı… Toprağın bereketi vardı ama ürünün alıcısı yoktu. Binlerce, tonlarca ürün bahçelerde kalıyor, ağaçların altına atılıyordu. Ege'nin en verimli toprakları olan Muğla'da yaşarken, tarımın gün geçtikçe nasıl yitirildiğini gözlerimle görebiliyordum. Fethiye gibi seraları ile meşhur olan tarlalarda artık çiftçi elini bile kıpırdatmıyordu. Marmaris'de, Gökova'da narenciye bahçeleri olan insanlar istedikleri parayı alamadıkları için portakallarını, limonlarını toplatma masrafına bile katlanmadan çürümeye bırakıyorlardı.
Sadece ziraat mı ihmal edilmeye başlanmıştı o yıllarda, hayvancılık da aynı şekilde kaderine terk edilmişti. Halk artık tarımla uğraşmaktan vazgeçiyordu. Elindeki üç dört dönümlük yerlerini satarak şehirlere göç ediyorlardı. Gittiklerinde ise ne yapacak işleri vardı, ne de ev açacak paraları… Koşmaya başladılar buna rağmen, onları bu duruma düşüren sisteme karşı. Yılmadan, düşmeden, dik durmaya çalıştılar. Çocuklarını okutmak istediler, kendilerinde sahip olamadıkları imkanları onlara sunmak istediler. Bazıları başardı, bazıları halen bir yukarı bir aşağı yaşam kavgasının içinde boğuşuyor.
Halbuki, böyle olmasaydı. Üç etrafı denizler ile çevrili ülkemizde, mevsimlerin en güzelini yaşayan ülkemizde, tarıma ve hayvancılığa eğer ki gelen-giden hükümetler daha fazla önem verselerdi.. Ekonomik politikalara gösterilen hassasiyet acaba bu alanlara daha fazla verilseydi neler değişirdi?
Soma madenlerinde yaşanan dramatik olaylar sırasında çıkardığım birkaç alıntı bu oldu aslında. Kadınlar ve çocuklar sanki karar vermişler hep bir ağızdan: 'başka şansımız yok, bu madende çalışmaktan başka' diye söylenirlerken, aklıma bu düşünce geldi. Ve bir devletin, kendi vatandaşını zorlayarak onu bu yola sokmuş olduğunu fark ettim. Bilinçli bir plan mıydı, bunu bilemeyeceğim. Eğer öyle olursa, bu yazının şekli çok başka yöne kayabilirdi aslında. Ama ben ikinci yorumu tercih ettim bunları düşünürken. 'Mahkum edilmenin' şekline takıldım…
Soma'da yaşayan halk 'madenlerde' çalışmaya mahkum edildi denildi televizyonlarda, halk panik içindeydi ya yarın ne olacaktı. Konuşurlarsa işten çıkarılacaklardı. Konuşmasalar yine sağlıksız madenlere gireceklerdi. Peki, bu insanların başka şansları yok muydu? Olsaydı bu kadar acımasız bir mahkumiyet olur muydu?
Köyde çalışanların bir kısmı 'hayvancılık' yapardı, bir kısmı' tarım', bir kısmı da 'maden'de.. Bu nasıl bir zihniyet acaba? İnsanları tek bir işe ve hatta daha kötüsü sağlık ve güvenlik açısından çok zararlı bir alana kapıyorsun. Ona sekiz saatlik bir süre veriyorsun. Öğlen yemeğinde ise yarım saat.. Ne içeri girebilir ne de dışarı çıkabilir insan. Elinde evinden getirdiği bir ekmek ile bir şişe su. Ya da hanımın yaptığı bir kurabiye ya da börek. Getirdiğin çantayı yere bile koyamıyorsun çünkü madende fareler çok fazla. Bunları yere koyarsan yemeğini farelerle paylaşmak zorunda kalıyorsun. Bütün gün ölü bir sessizlik ve karanlıkta kafalarında yanmayan ışık, artık giyilmekten eskimiş 50 liralık çizmeler… Bir çizmenin ömrü nedir ki, en geç bir ay sonra yıpranacaktır. Haydi iş verene gidelim derdimizi anlatalım desek yalan olur. Yılda bir ya da haydi iki defa çizme alınıyor, diğer zamanlarda herkes basit bir bahçe çizmesi alarak göreve gidiyor. Çünkü 50 lira bu çizmeye para veremiyor çalışan…Ahh bir de kafalarına taktıkları baretin ışığı da yansaydı. Ama umutluydu yine madencim, elinde başka imkan olmasa da.. Mutlu muydu, kim mutlu olurdu ki yerin onlarca kilometre altında. Gün yüzü görmek zordu onlar için… Evliler, imam nikahlılar, çocuklu- çocuksuz yüzlerce erkek gitti bu mahkumiyet nedeniyle. Kaç kişi farkında… Bir ben mi? Bence bunun farkına varmak gerekiyor. Bir insanın tek bir iş yapmaya mahkum eden zihniyet gelecekte bir gün bizleri de sadece tek bir seçeneği seçmemiz için zorlayabilir.
Tarım, hayvancılık, madencilik bir tercih meselesidir. Bırakınız herkese, kendi tercihlerini kendileri seçsinler. Bu alanların gelişmesi ve başarısı bir 'devlet politikası' olarak ele alınmalıdır. Hiçbir hükümette bunu sorgulamamalıdır. Neden mi? Çünkü bu bir 'insanlık hakkı'dır.