David Lloyd George, Osmanlı İmparatorluğunu çökerten siyasetçilerin başında gelir.
Birinci dünya savaşından sonra, oluşturulan yeni dünya düzenine de 0 damgasını vurmuştur.
Kendisiyle yapılmış bir söyleşide şunları söylemiştir:
’“İnsanlar eğer gerçekleri bilselerdi, savaş hemen yarın sona ererdi. Ama tabii, bilmiyorlar, bilemezler...’”
Adı, amacı ne olursa olsun bütün savaşlarda, halktan gerçekler gizlenir.
Savaşı yönetenler, beraberinde toplumu da, bilgi kaynaklarını da yönetirler.
Bana göre; Savaş, gerçeği gizleme becerisidir.
Gizemliliğini,gizliliğini,ikiyüzlülüğünü,çekiciliğini,siyasi ve ekonomik rantını, yetirmiş her savaş anında sona erer.
Savaşlar, ancak halkın gerçeği öğrenmesiyle sonlanabilir.
Örneğin, destekçileri, PKK’’nın gerçek yüzünü öğrenebildikleri an bu örgüt yerle bir olur.
Yada; Türk halkı, 1980-2000 yılları arasında Güneydoğu’’da Kürtlere yapılanları tam olarak öğrenebilse, ülkenin siyasi,idari ve askeri fotoğrafı anında değişir.
Şimdilik halkın bu gerçekleri öğrenme, sorma, sorgulama şansı olmadığına göre, biz bu terör belasıyla yaşamaya devam edeceğiz.
Beni asıl korkutan ise, yeni kuşak Kürt milliyetçiliği ile yeni kuşak Türk milliyetçileri arasındaki bütün duygusal,tarihsel,kültürel bağların kopmasıdır.
Toplumsal hafızamızın yetersizliğinden mi, yoksa ’“bana neci,kolaycı’” kültürün tembelliğinden mi bilemiyorum’…
En yakın tarihimizden bile ders alamıyoruz.
1992 yılında Bosna’’da yaşanan iç savaşı konuşmuyor,tartışmıyoruz.
Bir iç savaşın insana neler yaptırabileceğinin o iğrenç yüzünü halkımızla paylaşmıyoruz.
Aynı apartmanda oturan,aynı okulda okuyan, aynı takımda oynayan, aynı camide,aynı kilisede nikah kıyan,birlikte evlenen,birlikte eğlenen, klasik bir deyimle ’“etle tırnak’” olan insanların bir gün ansızın birbirlerini boğazlayabildiklerini neden milletçe tartışmıyoruz ?
Etnik milliyetçiliğin, bir topluma neler yaptırabildiğini gösterebilme adına, Bosna-Hersek savaşı yanı başımızda duruyor.
Çoğu kadın ve çocuk 110 bin insanın katledişinin öyküsünü dinlemeli,filmlerini,belgesellerini izlemeliyiz.
Orada öğrenmemiz gereken, acı ama eşsiz bir ders ve mesaj var.
Eğer bu ülkede barışı,birliği sürekli kılmak istiyorsak, şiddet ikliminin estirdiği rüzgar, duygularımızı, düşüncülerimizi dondurmamışsa, hemen barışa sarılalım.
Gazze’’ye sarıldığımız kadar sarılalım.
Kırgızistan’’da da Özbek kıyımını gördüğümüz kadar görelim.
100 günde, 800 bin Tutsi’’nin körlermiş milliyetçi duygularla Hutu’’larca öldürülebildiği bir dünya da yaşıyoruz.
Her türlü etnik milliyetçiliğin altında aslında bir ’“boğazlaşma ’“olduğu gerçeğini Kara kıtadan onlarca örnek, milyonlarca ceset ve silinmeyen yoksullukla çocuklarımıza, onları yöneten şahinlere anlatmalıyız.
Anlatmalıyız ki.. ellerini üzerimizden çeksinler..
Eğer bizler, barışı kolektif bir hedef olarak bugün savunamazsak, bugün sahiplenemezsek, bugün uğrunda cezaevlerine giremezsek, yarın daha çok evladımız acı çekecektir.