Geçen haftaki yazım üzerine 'Mehmet' adlı bir okur kardeşim şöyle diyordu: 'Refik abi nostalji kokan güzel bir yazı. O zamanın ayak işlerini yapan, İzmir'in en garip insanları Romanları da yazarsanız hoş olur diye düşünüyorum.'

Şimdi de yapılıyor mu, pek bilgim yok, ama yakın bir zamanda İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 'Hıdrellez'de Romanateşi Şenliği'ni düzenlenmişti ve ben de izlemiştim.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun açış konuşmasında söylediği şu sözler hala aklımdadır: 'Bir kenti sevmek, o kentin tüm renklerini ve güzelliklerini sevmekle başlar. Romanlar da bizim güzel İzmir'imizin en güzel renkleridir.'

Doğrudur, bu renklerden biri Romanların müzik tutkusu ise biri de çiçek sevgisidir.

Çünkü dünya yüzünde yaşadıkları bütün yerleri bu renklerin, yani müziğin ve çiçeklerin kokularıyla donatmışlardır.

Benim İzmir'de yaşadığım yıllarda sokaklar Romanların oluşturduğu klarnet, keman ve darbukadan bir küçük orkestranın ezgileriyle bezenirdi.

Bu bazen tek bir klarnet olurdu, bazen ikisi ya da üçü birden…

Müzisyenlerin hepsi siyah takım elbise, beyaz gömlek giyer, sahneye çıkmış misali klarnet eşliğinde mesela, Konak'tan Karataş, Asansör, Mithatpaşa, Küçükyalı güzergahı üzre menzil tutarlardı.

Mesela Asansör'de, günün kederi bağrını yakarken, karşına çıkıp klarneti ile ve hemen orada, köşe başında ya da bir evin kapı önünde çalmaya başlarlardı.

İşte o andır ki; artık ne keder kalmıştır ne hüzün...

Tabii, Romanlar denince hıdırellezi de unutmamak gerek…

Arsalardan dal parçaları, bahçelerden kütükler bir gün önceden hazırlanırdı. O yıllarda sokaklar böylesine asfalt değil; evler, bahçe ya da arsalar ile birbirlerine komşuydular.

Akşam yemeği yenir miydi, yoksa kapı önünde bir şeyler mi atıştırılırdı?

Sokaklar, o gün ve gecesinde bayram yeri idi.

Mahallenin delikanlıları sokağın ortasına gece yakılacak odunları yığarken genç kızlar maniler düzer, büyükler gelecek günlerin düşlerine bırakırlardı hayal ve hatıralarını...

Kimi kiremit parçalarından iki odalı, bahçeli bir evin planını yapardı bir duvar dibine, kimi kaderini kısmetini yazdığı bir kağıt parçasını İzmir körfezinin koynuna saklardı.

Bir günlermiş o günler de...

İzmir'i yaşanır kılan da işte bütün bunlardı, bugün de, şimdi de, yarın da…
BÂBIÂLİ'DEN…
Şair Eşref, rakıyı bardağın yarısına kadar doldurup üzerine su ekledikten sonra içiyor.

İçtiği akşamın ertesi sabahı ise mutlaka soğuk su ile duş yapıyor.
İzmir'in zengin Ermenilerinden Ağadoplu Efendi'nin konağında bir akşam içmektedirler.
Gecenin bir vakti, sofra toplanır, kalan yiyecekler de sabah kahvaltı için masada bırakılır.
Şair Eşref gece yatısına kalacaktır.

Konağın üst katında odası hazırlanır; gece su içmek isterse, iki testi de su bırakılır odasına…

Sabahleyin uyanır Eşref.

Testileri görünce, soyunup odanın ortasında bir güzel yıkanır.

Açılır, ferahlar…

Bu sırada konağın alt katından feryatlar yükselir.

Konak ahşap olduğundan sular tahta döşemeden sızmış, sofra dahil her yeri berbat etmiştir.

Derler ki, üstat demle meşguldür, gamla değil...