İran’da son haftalarda görünür hâle gelen hayat pahalılığı protestolarını yalnızca “yüksek enflasyon” ya da “kur krizi” gibi teknik başlıklarla açıklamak, meseleyi fazlasıyla daraltmak olur. Sokakta ifade edilen öfke, fiyat etiketlerinden çok daha fazlasına ilişkin görünüyor; bu öfke, devletin topluma sunduğu gelecek vaadinin tükenmesine yönelik daha çok! Bugün İran’da yaşanan şey, klasik bir ekonomik bunalım değil; iktisadi yönetimin, siyasal meşruiyeti kemirdiği yapısal bir kriz olarak açığa çıkıyor.
Riyalin hızla değer kaybetmesi, alım gücünün dramatik biçimde düşmesi ve temel tüketim maddelerine erişimin zorlaşması, kuşkusuz bu protestoların tetikleyicisidir. Ancak bu tetikleyici unsurlar, tek başına açıklayıcı değildir. Zira İran toplumu, son kırk yıl boyunca yaptırımlarla, savaşlarla ve ambargolarla yaşamaya şerbetli. Bugünkü fark, ekonomik sıkıntının artık “katlanılabilir” olmaktan çıkmasıdır. Bu bağlamda; devletin ideolojik ve ahlaki söylemi, ekonomik gerçeklikle bağını yitirmiş görünüyor…
Ekonomi neden siyasallaşıyor?
İran örneğinde; devlet, uzun yıllar boyunca ekonomik zorlukları “direniş”, “kuşatma” ve “büyük tarihsel misyon” anlatılarıyla telafi etmeyi başardı. Ancak bu anlatıların işleyebilmesi için toplumun en azından iki şeye inanması gerekir: Birincisi, çekilen sıkıntıların geçici olduğuna; ikincisi, bu sıkıntıların adil biçimde paylaşıldığına.
Bugün İran’da her iki inanç da aşınmış durumda. Toplumun geniş kesimleri, fedakârlığın süreklileştiğini, ancak bedelin eşit dağılmadığını düşünüyor. Ekonomik kriz, bu nedenle ahlaki bir boyut kazanıyor. Protestoların sloganları tam da bu noktada değişiyor: Talep yalnızca ucuz ekmek değil, hesap verebilirlik oluyor.
Devletin tepkisi: Yönetmek mi, dondurmak mı?
İran devleti, tarihsel olarak krizleri çözmekten ziyade kontrol altına alma refleksiyle hareket eden bir eğilim taşıyor. İran’da güvenlik aygıtı güçlüdür ve sokak siyasetine karşı deneyimlidir, bastırma kapasitesi yüksektir. Ancak bu kapasite, krizi ortadan kaldırmaya yetmez, yalnızca zamana yayar.
Son protesto dalgasında da benzer bir tablo sergileniyor. Yer yer sert müdahaleler, gözaltılar ve bilgi akışını sınırlama çabaları, devletin kısa vadeli istikrarı öncelediğini gösteriyor. Fakat bu yaklaşım, orta ve uzun vadede yeni bir soruyu gündeme getiriyor: Ekonomik krizin siyasal itiraza dönüşmesi nasıl engellenecek?
Bu sorunun henüz ikna edici bir cevabı yok. Zira İran ekonomisinin temel sorunları olan yaptırımlar, dış finansmana erişim sorunu, yapısal verimsizlik, rant ilişkileri ve kurumsal şeffaflık eksikliği, güvenlik politikalarıyla çözülebilecek meseleler değil.
Toplumsal yorgunluk ve radikalleşme
İran’daki protestoların bir başka ayırt edici özelliği, devrimci bir romantizmden ziyade derin bir yorgunluk hissi taşımasıdır. Sokakta görülen öfke, büyük ideallerle değil, küçük ama hayati sorularla şekilleniyor: “Nasıl geçineceğim?”, “Çocuğumun geleceği olacak mı?”, “Bu yük neden hep aynı insanların sırtında?”
Bu yorgunluk hali, çoğu zaman yanlış okunur. Oysa toplumsal yorgunluk, ani patlamalardan daha tehlikelidir; çünkü, sistem ile toplumun duygusal bağının köklü bir biçimde kopuşuna işaret eder. Devletle toplum arasındaki ilişki, itaat ya da muhalefet ekseninden çıkıp kayıtsızlık ve güvensizlik zeminine kaydığında, rejimler en kırılgan dönemlerine girer.
Ekonomik sıkışma ve toplumsal sözleşmenin çözülüşü
İran’da hayat pahalılığı üzerinden görünür hâle gelen toplumsal tepkiyi, salt bir gelir–gider dengesizliği olarak okumak da eksik kalır. Bugün yaşanan, daha derinde işleyen bir sürece işaret ediyor: ekonomik yeniden üretim mekanizmasının, toplumsal rızayı üretme kapasitesini yitirmesi.
Modern devletler yalnızca güvenlik sağlayarak ayakta durmaz; aynı zamanda gündelik hayatın sürdürülebilirliğini garanti eder. Ücretin anlamını, emeğin karşılığını, yarının öngörülebilirliğini… İran örneğinde bu denge bozulmuş durumda. Ekonomik sistem, geniş toplum kesimler için artık “katlanılabilir yoksunluk” yerine, kalıcı belirsizlik üretmektedir. İşte bu nokta, ekonomik krizin, teknik bir sorun olmaktan çıkıp; sosyolojik bir kırılmaya dönüştüğü eşiktir.
Toplumun devlete yönelik tahammülü, çoğu zaman ideolojik sadakatten değil, hayatın akışkanlığından beslenir; gıda erişimi, barınma, eğitim ve gelecek beklentisi… Bunlar aksadığında, siyasal aidiyetler gevşer; sınıfsal gerilimler görünür hâle gelir. Bu minvalde, İran sokaklarında yaşanan protestolar, örgütlü bir devrimci iradeden çok, toplumsal aşağı doğru hareketliliğin yarattığı kolektif huzursuzluktur.
Bu huzursuzluk, açıkçası bir meşruiyet çekilmesi biçiminde ilerliyor. İnsanlar, devletin kendileri için ne ifade ettiğini sorguluyor. Bu sorgulama, sosyolojik açıdan kritik bir aşamadır; çünkü bu aşamada, devlet–toplum ilişkisi, çatışma düzleminden kopuş düzlemine kolayca kayabilir.
Sözün özü; ekonomik açıdan bakıldığında tablo nettir: Enflasyon, kur istikrarsızlığı ve yapısal tıkanıklıklar, yalnızca satın alma gücünü etkilememekte, aynı zamanda, insanlara geleceğe dair büyük bir güvensizlik ve korku aşılamaktadır. Günün sonunda, İran’da yaşanan sorun; yoksulluğun normalleşmesi ve geçici olmaktan çıkması karşısında duyulan çaresizlik hissidir…
Dolayısıyla İran’daki protestolar, bastırılabilecek bir asayiş problemi ya da geçici bir ekonomik dalgalanmanın ötesine taşabilir. Bunlar, ekonomik düzen ile toplumsal beklentiler arasındaki uyumsuzluğun açığa çıkardığı yapısal bir alarmdır ve güvenlikçi önlemler bu alarmın sesini kıssa da nedenini ortadan kaldırmaz.