Bu olayın 1930'ların başında İzmir ve çevresinde yaşanması aslında bir rastlantı değildir. Zira 1930'ların başında İzmir ve hinterlandı, 1929 Dünya ekonomik bunalımının etkilerini en fazla hisseden yerlerden birisidir. Genç Cumhuriyet 17 Şubat 1923'de İzmir İktisat Kongresi'nde alınan kararlar doğrultusunda liberal eğilimleri yüksek bir ekonomik politika izlerken Dünya kapitalist sisteminde yaşanan 1929 bunalımı başta büyük kapitalist devletleri korumacı önlemler almaya itmiş; Türkiye de 1930'dan itibaren 'Mutedil Devletçilik' olarak tanımlanan devlet denetiminde ve gözetimindeki ılımlı bir ekonomik politikaya dönmüştür. Korumacı gümrük politikalarıyla ithalatın kısıtlandığı, ihraç ürünlerinin tamamen iç piyasa için saklandığı bu dönem İzmir gibi liman kentleri ve bu kentlerin hinterlandında yaşayan insanları ekonomik açıdan sarsmıştır. Nitekim genç Cumhuriyet'in ekonomide uygulama alanına koyduğu sıkı para politikalarına bağlı süreç, ilk muhalif tepkilerin de oluşmasına neden oldu. Bu anlamda Fethi Okyar başkanlığında kurulan Serbest Fırka İzmir ve çevresinde muhaliflerin seslerini duyurdukları bir mevzi haline geldi. Fethi Bey'in partisi sadece ekonomik bunalımdan etkilenenlerin toplandığı bir yer olma özelliğinden çıkıp, giderek Cumhuriyet karşıtı bütün muhaliflerin örgütlendiği bir odak oldu. 17 Ağustos 1930'da kurulan Serbest Fırka Fethi Bey'in olaylı İzmir mitinginden sonra 17 Kasım 1930'da bizatihi kurucusu Fethi Okyar'ın Dahiliye Vekaleti'ne kapatılması istemiyle başvurması sonucunda kapatılmıştır. Zira bütün Cumhuriyet karşıtlarının partinin içine sızması Atatürk'ün direktifiyle partiyi kuran Fethi Okyar'ı da rahatsız etmişti. Serbest Fırka'nın üç ay süren siyasal yaşamından hemen bir ay sonra Menemen'de irticai bir kalkışma hareketinin oluşması Fethi Bey'in öngörüsünü haklı çıkarmıştı.
Hemen belirtmek gerekir ki; Menemen'deki irticai kalkışma hareketini sadece 1930'ların başında tüm Dünya'da ve Türkiye'de yaşayan ekonomik bunalıma bağlayarak analiz etmek çok doğru bir yaklaşım değildir. Bu olayın tertiplenmesinde Cumhuriyet rejimi ve onun ideolojisine karşı olan muhalefet önemli bir rol oynamıştır. Zira bir uluslaşma ve çağdaşlaşma modeli olarak Türk Devrimi, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde tüm kurumlarıyla yıkılmış ve çağının gerisinde kalmış teokratik-monarşik bir imparatorluktan modern ve laik bir ulus-devlet yaratma amacını güdüyordu. Bu amacı gerçekleştirebilecek yegane yol ise, insanlık tarihinin uzun toplumsal mücadelelerle üretmiş olduğu evrensel birikimlerin ve değerlerin; devrimci bir yöntemle Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyo-ekonomik ve kültürel alt yapısını oluşturmasını sağlamaktı. Kısacası ümmetten ulus, tebaadan yurttaş, kuldan birey yaratabilmek için akıl inançtan, bilim de dinden bağımsızlaşmalıydı. Türk Devrimi, bütün bu yapısal dönüşümleri sağlarken aynı zamanda Türk insanının zihniyet yapısında da köktenci bir değişiklik yaratmak istiyordu. Bu zihniyet değişikliği, aklın ve bilimin rehberliğinde laik dünya görüşünü bir yaşam biçimi haline getirecek özgürleşmiş bireylerle sağlanabilecekti.
Yüzlerce yıl ümmet halinde yaşamış bir toplumsal yapıda bu değerleri yaşama geçirebilmek gerçekten zor bir işti. Nitekim 1920'lerin ortalarından itibaren Cumhuriyet rejimi, karşısında geleneksel ve muhafazakar muhalefet ve direnme odakları bulmakta gecikmedi. Gerçekten de, 1920 ve 1930'lar boyunca etnik, feodal ve dinsel nedenler temellendirilerek Cumhuriyet devriminin kazanımlarını ortadan kaldırmak isteyen 20'ye yakın ayaklanma hareketi ortaya çıktı.
Bundan 82 yıl önce Menemen'de Mustafa Fehmi Kubilay'ın 'Şeriat isteriz!', nidalarıyla şehit edilmesi ile başlayan irticai kalkışma hareketi, o günden bu yana Türk halkının belleğinde önemli bir yer işgal etti. Bir Cumhuriyet öğretmeni olan Kubilay, askerliğini yedek subay olarak Menemen'de yapıyordu. 23 Aralık günü Menemen'e gelerek Müftü Camii önünde kendisini mehdi ilan eden Nakşibendi tarikatı mensuplarından Derviş Mehmet ve yanındakiler, arkalarında 70 bin kişilik bir halife ordusu olduğunu, herkesin şeriat bayrağı altında toplanması gerektiğini söyleyerek şapka giyenlerin kafir olduğunu ve kendilerine kurşun işlemediğini söyleyerek çevrelerinde toplanan kalabalığı etkilemeye çalışıyorlardı.


Emrindeki askerlerle silahlarında mermi olmaksızın olayı engellemeye giden Kubilay, Derviş Mehmet ve yobaz arkadaşları tarafından önce kurşunla vuruluyor; sonra da kendisini mehdi ilan eden Derviş Mehmet tarafından bağ bıçağıyla başı gövdesinden ayrılıyordu. Bu arada olayı duyan ve engellemek isteyen Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki de bu yobaz güruhu tarafından vurularak şehit ediliyordu.


Kubilay'ın ve iki mahalle bekçisinin şehit edilmesiyle sonuçlanan olaylar, yurt çapında büyük bir tepki yaratmakta gecikmedi. Cumhuriyet Hükümeti olayın geçtiği Menemen, Manisa ve Balıkesir'de sıkıyönetim ilan ederek Orgeneral Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Harp Divanı kurdu. Olayla doğrudan veya dolaylı ilgisi bulunan bütün sanıklar 18 gün süreyle Menemen'de yargılandılar. Yargılamalar sonucu 3 Şubat 1931'de, 28 kişi Menemen'de idam edildi. Atatürk'ün emri üzerine yobazlardan bazıları Kubilay'ın şehit edilip başının kesildiği yerde asıldılar.


Bu olayın üzerinden 82 yıl geçmesine rağmen olay üzerindeki spekülasyonlar ve bazı maksatlı çevrelerce üretilen eleştiriler, günümüzde Menemen hadisesinin resmi ideolojisinin bir komplosu olarak da lanse etmektedirler. Oysa her şey çok açıktır ve neredeyse adım adım olaylar böyle feci bir sonucun çıkmasına katkıda bulunmuştur.

Örneğin; Genel Kurmay Başkanlığı tarafından olayı tetkik etmekle ilgili Menemen'e gönderilen I. Kolordu Komutan Vekili Mustafa Muğlalı Paşa olay üzerine bir rapor kaleme almıştır. 26 Aralık 1930 tarihli raporda Muğlalı Mustafa Paşa olayın faili Derviş Mehmet'in Manisa ve civarındaki şüpheli faaliyetlerini yetkili organlarca bilinmesine rağmen gerekli önlemin alınmadığı ve adeta olaya uzaktan seyirci kalınarak böyle bir olayın çıkmasına neredeyse göz yumulduğuna ilişkin bilgiler aktarılmaktadır. Yine Emniyet Genel Müdürlüğünün Menemen olayına ilişkin raporunda, Derviş Mehmet'in uzun süreden beri çevresindekilerin esrar içmeye alıştırdığı ve Manisa'da genellikle esrarkeşlerin toplandığı bir kahvenin müdavimi olduğu dile getirilmekteydi. 9 maddeden oluşan Genel Kurmay raporunda şu cümleler gerçekten dikkat çekicidir: 'Kayboluşları Manisa Hükümetine bildirilmesine rağmen, Menemen'e gelene kadar 15 gün boyunca gezdikleri civar köylerde ahaliye telkinatta bulunmalarına rağmen bundan haberdar olunmaması ve Hükümet Konağı önüne gelene kadar Menemen'deki resmi görevlilerin bundan hiçbir suretle malumat almaması …' Yine Genel Kurmay'ın Menemen Kaymakamı ve İlçe Jandarma Komutanı hakkındaki tanzim ettiği rapor da çok ilginçtir. Menemen Kaymakamının Hükümet Konağı'na olay bittikten sonra geldiği dile getirilirken, İlçe Jandarma Komutanı için kullanılan ifadeler daha serttir. Menemen İlçe Jandarma Komu-tanıyla ilgili olarak Genel Kurmay'ın 26 Aralık 1930 tarihli raporunda kullanılan ifadeler aynen şöyle: 'Menemen Kaymakamı Bey'in, Hükümet Konağı cihet-i askeriye tarafından işgal edildikten sonra ancak Hükümete gelmesi ve bu zamana kadar adeta seyirci vaziyetinde kalması ve bir silah arkadaşı koyun gibi karşısında boğazlanırken Menemen Jandarma Kumandanının dört neferi ile Hükümet Konağı içerisine girerek kadın gibi saklanması.' Genel Kurmay raporunda Kubilay'ın askerlerinin niçin cephanesiz bir şekilde olay yerine intikal ettikleri de sorgulanmaktadır. 9 maddeden oluşan raporun 7. maddesi bu konuya ayrılarak şöyle denilmiş: 'Sevk-i idare hatalarına alaydan telefonla kuvvet talep eden Jandarma Kumandanı şu kuvvetin ne için ne maksatla ve ne gibi bir vaziyet karşısında talep edildiği hakkında alayı tenvir (aydınlatma) etmemiştir. Jandarma Kumandanının noksan olarak verdiği bu malumat alayca gönderilen ilk bölüğün cephanesiz olarak yola çıkarılması nedeniyle kuvvetlerin vaziyete hakim olamamasına sebep olmuştur.' Bu konu ile ilgili diğer aydınlatıcı bir belge ise menemen telgraf memuru Nail Bey'in ifadeleridir. Bu ifadelere göre şehit Kubilay, şu şekilde can vermişti. '… Kubilay Bey'in kumandasında bir müfreze geldi. Müfreze komutanı evkaf kahvesi önünde askeri durdurup 'süngü tak' emrini vererek, kendisi şakilerin yakasını tuttu. Asker süngü taktı. Onlar dönmelerine devam ediyorlardı. Kubilay Bey'i arkasından bir silahla vurdu. O anda yere düştü. On beş saniye kadar yerde kaldıktan sonra, kalkıp cami tarafına koştu. Bir kısım halk bunu görünce dağıldı. Bu sırada adamlardan ikisi kayboldu. Biz kaçtıklarını zannettik. Biraz sonra saçından tutulu olduğu halde, zavallı Kubilay Bey'in kesik kafasını getirdiklerini gördük.'

Örneğin; Genel Kurmay Başkanlığı tarafından olayı tetkik etmekle ilgili Menemen'e gönderilen I. Kolordu Komutan Vekili Mustafa Muğlalı Paşa olay üzerine bir rapor kaleme almıştır. 26 Aralık 1930 tarihli raporda Muğlalı Mustafa Paşa olayın faili Derviş Mehmet'in Manisa ve civarındaki şüpheli faaliyetlerini yetkili organlarca bilinmesine rağmen gerekli önlemin alınmadığı ve adeta olaya uzaktan seyirci kalınarak böyle bir olayın çıkmasına neredeyse göz yumulduğuna ilişkin bilgiler aktarılmaktadır. Yine Emniyet Genel Müdürlüğünün Menemen olayına ilişkin raporunda, Derviş Mehmet'in uzun süreden beri çevresindekilerin esrar içmeye alıştırdığı ve Manisa'da genellikle esrarkeşlerin toplandığı bir kahvenin müdavimi olduğu dile getirilmekteydi. 9 maddeden oluşan Genel Kurmay raporunda şu cümleler gerçekten dikkat çekicidir: 'Kayboluşları Manisa Hükümetine bildirilmesine rağmen, Menemen'e gelene kadar 15 gün boyunca gezdikleri civar köylerde ahaliye telkinatta bulunmalarına rağmen bundan haberdar olunmaması ve Hükümet Konağı önüne gelene kadar Menemen'deki resmi görevlilerin bundan hiçbir suretle malumat almaması …' Yine Genel Kurmay'ın Menemen Kaymakamı ve İlçe Jandarma Komutanı hakkındaki tanzim ettiği rapor da çok ilginçtir. Menemen Kaymakamının Hükümet Konağı'na olay bittikten sonra geldiği dile getirilirken, İlçe Jandarma Komutanı için kullanılan ifadeler daha serttir. Menemen İlçe Jandarma Komu-tanıyla ilgili olarak Genel Kurmay'ın 26 Aralık 1930 tarihli raporunda kullanılan ifadeler aynen şöyle: 'Menemen Kaymakamı Bey'in, Hükümet Konağı cihet-i askeriye tarafından işgal edildikten sonra ancak Hükümete gelmesi ve bu zamana kadar adeta seyirci vaziyetinde kalması ve bir silah arkadaşı koyun gibi karşısında boğazlanırken Menemen Jandarma Kumandanının dört neferi ile Hükümet Konağı içerisine girerek kadın gibi saklanması.' Genel Kurmay raporunda Kubilay'ın askerlerinin niçin cephanesiz bir şekilde olay yerine intikal ettikleri de sorgulanmaktadır. 9 maddeden oluşan raporun 7. maddesi bu konuya ayrılarak şöyle denilmiş: 'Sevk-i idare hatalarına alaydan telefonla kuvvet talep eden Jandarma Kumandanı şu kuvvetin ne için ne maksatla ve ne gibi bir vaziyet karşısında talep edildiği hakkında alayı tenvir (aydınlatma) etmemiştir. Jandarma Kumandanının noksan olarak verdiği bu malumat alayca gönderilen ilk bölüğün cephanesiz olarak yola çıkarılması nedeniyle kuvvetlerin vaziyete hakim olamamasına sebep olmuştur.' Bu konu ile ilgili diğer aydınlatıcı bir belge ise menemen telgraf memuru Nail Bey'in ifadeleridir. Bu ifadelere göre şehit Kubilay, şu şekilde can vermişti. '… Kubilay Bey'in kumandasında bir müfreze geldi. Müfreze komutanı evkaf kahvesi önünde askeri durdurup 'süngü tak' emrini vererek, kendisi şakilerin yakasını tuttu. Asker süngü taktı. Onlar dönmelerine devam ediyorlardı. Kubilay Bey'i arkasından bir silahla vurdu. O anda yere düştü. On beş saniye kadar yerde kaldıktan sonra, kalkıp cami tarafına koştu. Bir kısım halk bunu görünce dağıldı. Bu sırada adamlardan ikisi kayboldu. Biz kaçtıklarını zannettik. Biraz sonra saçından tutulu olduğu halde, zavallı Kubilay Bey'in kesik kafasını getirdiklerini gördük.'
Olayın gerçekleşmesinin hemen ardından Menemen Cumhuriyet Savcısı, Savcı yardımcısı ve Hükümet Tabip Vekilinin hazırladıkları ölüm raporunda Kubilay'ın katledilmiş olarak bulunan bedeni şöyle tasvir edilmişti: 'Gazez Camisi girişinin sol tarafındaki bahçede arkası üstü yatık, sağ tarafında kasaturası kınından çekik bir halde, elbiseleri kanlı, başı boynundan ayrılmış ve etrafındaki toprakta çok fazla kan lekeleri bulunan, tahminen 25 yaşlarında, üzerinde haki renkte askeri elbise olan; orta boylu, kumral benizli, saçları az ağarmış cesedin, Menemen'de 43. Alay 1. tabur 3. Bölük Takım komutanı Yedek Subay İzmirli Hüseyin oğlu Kubilay olduğu anlaşılmıştır.'
Kubilay'ın şehit edilmesinden sonra geçen 82 yılda üzülerek belirtmek gerekir ki; siyasal İslam ve onun ideolojik örgütü olan tarikatlar, Cumhuriyet rejimini ortadan kaldırabilmek için buldukları her fırsatı değerlendirmekten kaçınmadılar. 1930'da genç Cumhuriyet öğretmeni Kubilay'ın başını keserek şehit etmekten çekinmeyen Nakşibendilik ve muadili tarikatlar 2012 Türkiye'sinde çok daha güçlü bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Üstelik bu kez siyasal iktidarda karşılarında 'en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın istediklerini yapmak insan olmak için kafidir' diyerek bütün tarikatların kapısına daha 1925 yılında kilit vuran Mustafa Kemal Atatürk gibi devlet adamları da yok!


Laik Cumhuriyeti koruma ve kollama uğruna canını vermekten çekinmeyen genç Cumhuriyet öğretmeni Mustafa Fehmi Kubilay'ı şeriatçı yobazlar tarafından şehit edilişinin 82. yılında bir kez daha saygıyla anarken, onlar adına Menemen de dikilen anıtta da ifade edildiği gibi 'İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.'