Türkiye'nin bir restorasyon sürecinden geçtiği şu günlerde bu restorasyonu tamamlamak isteyen güçlerin elindeki en önemli argümanlardan bir tanesi hiç kuşkusuz; yakın tarih ve de özellikle resmi tarih eleştirisi adı altında sürdürülen anlamsız söylemler yığını olmakta. 'Geçmişle hesaplaşmak', 'geçmişle yüzleşmek' ya da 'geçmişle barışmak' gibi süslü cümlelerle 'ilgisiz ilgili' ve 'bilgisiz bilgili' bir yığın insan; televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde başta Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet devrimleri olmak üzere herşeyin anlam ve içeriğini boşaltarak yapı-söküme uğratmaya çalışıyorlar. Sözüm ona 'resmi ideoloji' ve 'resmi tarih' eleştirisi adı altında sürdürülen bu ideolojik bombardıman sonucunda, eleştirdikleri resmi tarihin yerine totaliter bir gayri resmi tarih inşa ettiklerinin farkında bile olmadan; öyle abuk-sabuk, saçma, dezenformasyon dolu tezler ortaya atıyorlar ki; insan bunları izlerken acaba bu arkadaşları bir ufo mu gizlice bu coğrafyaya bırakıp gitti? diye sormaktan kendini alamıyor. Cenap Şahabettin bir konuşmasında: 'geçmişe her şeyi söyletebilirsiniz, çünkü ölüler itiraz edemezler' demiş. Doğru da söylemiş! Çünkü tarih dediğiniz şey, son tahlilde tarihçi tarafından şekillenen ve de bugünün sorunlarına geçmişten yanıtlar arama uğraşı. Hele Türkiye gibi ülkelerde gerek akademik gerekse popüler bir uğraş alanı olarak tarih ve tarihçilik, gerçekten sorunlu bir alan. Zira günümüzde her ideoloji, her dünya görüşü kendi meşruiyetini sağlamak için bir geçmiş kurgusu ve inşa süreci içine girmiş durumda. Hal böyle olunca bağlamdan kopuk yüzlerce tez; en doğru ve en gerçek tarihin kendileri tarafından yazıldığını iddia ediyor.

Bu; 'yurttan sesler vuvuzela korosu'na son günlerde CHP'nin Tunceli Milletvekili Sayın Hüseyin Aygün'de eklenmiş görünüyor. Türkçe'de yayınlanan, hatta 1982 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü'ne layık görülen, kanımca Yunanistan'ın Küçük Asya macerası ve Ulusal Kurtuluş Savaşı üzerine yazılmış en hümanist ve insancıl değerler yüklü Dido Sotiriyu'nun 'Benden Selam Söyle Anadolu'ya' adlı eseri üzerinden, Sayın Aygün birtakım anlamsız genelle-melere gitmiş ve demiş ki kitap 'Ege'de Rumlara yapılan etnik temizliği anlatıyor.' bu cümleleri duyunca daha önce okuduğum kitabı yeniden elime aldım. Acaba ben yanlış bir kitap mı okudum, diye bütün romanı yeniden gözden geçirdim. Kitap, ilk kez 1962 yılında yayınlanmıştı; acaba o tarihten sonra Dido Sotiriyu yeni birtakım eklemelerle yeni bir 'Benden Selam Söyle Anadolu'ya II' adlı bir kitap daha mı yazmıştı? Araştırdım, taraştırdım böyle bir şeyin olmadığını da gördüm. Peki o zaman bu tehlikeli genelleme hem de Dido Sotiriyu'nun bu insancıl romanı üzerinden nasıl yapılabiliyor? Kimliğinde CHP rumuzu olan bir parlamenter hiçbir sorumluluk duymaksızın hem de kendi partisinin kurucu iradesi ve tarihsel kökleriyle ilgili böylesine ciddiyetten uzak, gerçeklerle de ilgisi olmayan bu tür açıklamaları hangi 'misyon' gereği yapabiliyor. Derdim, bu 'akıl tutulması'nın nedenlerini analiz etmek değil. Onu, Sayın Hüseyin Aygün kendisi çözsün. Ama bir Cumhuriyet tarihçisi olarak; bu tür 'işkembe-yi kübra'dan atmalara ve de 'destursuz bağa girenler'e karşı bir duruş sergilemenin de en azından bir yurttaşlık gereği olduğunu da ifade etmem gerekir.


Değerli Egedesonsöz okurları... Dido Sotiriyu'nun kitabı aslında Manoli Aksiyotis adlı bir Batı Anadolu Rum köylüsünün anlatılarına ve tanıklıklarına dayanıyor. Manoli, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Amele Taburu'nda bulunmuş, 15 Mayıs 1919'da Yunanistan'ın İzmir ve civarını işgali üzerine, Yunan üniforması giyerek Küçük Asya macerasına ortak olmuş bir insan. Kitap, onun anlatılarından yola çıkarak, emperyalist devletlerin yüzlerce yıl birarada barış içinde yaşamış toplulukları nasıl birbirlerine düşman ettiklerini anlatıyor. Kitabın bütün tezi aslında emperyalizmin halkları birbirlerine nasıl kırdırdığıdır. Bu süreçte hem yerli Rumlar ve Yunan ordusu hem de Büyük Taaruz sonrasında batıya doğru akın eden Türk ordusu ve köylülerinin intikam duygusuyla yaşadıkları trajedinin ipuçlarını veriyor. Dido Sotiriyu bu süreci öylesine içten, öylesine empatik ve öylesine komparative yani karşılaştırmalı davranarak ortaya koyuyor ki bu anlatıdan bir 'etnik temizlik' hikayesi ve sonucu çıkarmak nasıl bir ruh halinin dışavurumudur onu da Sayın Hüseyin Aygün yanıtlasın.

Derdimi daha iyi anlatabilmek için isterseniz ben burada keseyim Dido Sotiriyu konuşsun. Bakın, Sayın Hüseyin Aygün'ün de üyesi olduğu CHP'nin Kurucu Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürkle ilgili hemen Mondoros Mütarekesi sonrası ne söylüyor kitap '... tam o sırada işte doğru sözlü, tok sesli, korkusuz bir adam belirdi. Bütün suçları döktü ortaya. Türkiye'nin dirildiğini ilan ediyordu bu adam. İsmi Mustafa Kemal'di. Uzun zamandır Türk anası, böylesine bir evlat getirmemişti dünyaya' (s.148)İşte Sakarya Savaşı sonrası yani Yunanistan'ın Küçük Asya macerasının sonlandığını haber veren o zafer sonrasında cephede bulunan Manolis ile Kiritas arasındaki konuşmadan bir pasaj: '...Küçük Asya seferi şart mıydı? O güzelim gençliğimizi tuzağa düşürdüler. Burada... Anadolunun göbeğinde... güneşi gece yarısı aramak boşunadır. Manoli! İtilaf devletleri doğu meselesini kendi çıkarlarına en uygun şekilde ayarladığından beri yani kapitalistler Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasını önlemeye karar verdiği andan itibaren bizim Küçük Asya'daki davamız, ana rahminde ölmüş bir çocuktan farksızdır. Yunanistan'ın rahminde... Bizi Küçük Asya'ya binbir vaatle göndertmiş olanlar şimdi bize: Hoşt köpek!' diyor anlıyor musun? Ama Aksiyotis'in yüreği paramparçaymış, ama Kırmızıdis'in gözleri kör olmuş, Stepan öksüz kalmış... Umurlarında bile değildir. Yabancı sermaye kendi çıkarını hesaplar yalnız! Merhamet ve adalet beklemeyeceksin ondan. Temsilcileri Londra ve Paris'teki bürolarına kurulup haritayı yayarlar önlerine, şöyle bir göz atarlar ve eğer çıkarları tehlikeye girmişse, kendi kaderlerini kendi tayin etme hakkını hatırlatırlar halkların, hürriyet ve bağımsızlık aşığı kesilirler. Ama çıkarları öyle gerektirdiği vakit de; kırmızı kalemi alıp yeni bir çizgi çekerler haritanın üzerine, güzelim memleketleri ve koskaca halkları siler geçerler... Kırmızı kalem, şimdi bizim üzerimizde Manoli! Yuna-nistan'dan istediklerini bedavaya elde ettiler ve onların sıkmış olduğu portakalın suyunu bugün Kemal içiyor... Bütün bunların altında gizlenen şey nedir biliyor musun Aksiyotis? Petrol, kömür, demir, krom... Yani Anadolu'nun el değmemiş servetleri üzerinde yabancıların kurmak istedikleri tekel! Ah dostum ah! Büyüklerin okşayacağı tutar adamı, küçüksen güvenmeyeceksin onlara... Çünkü çıkarları çatışır durmadan, kendi aralarında da anlaşma yoktur. Her biri kendi kanadının altında kalalım ister, zamanı gelince kullanmak için. Bir kez yakanı kaptırdın mı, elini uzatır kolunu kurtaramaz hale düşersin; varını yoğunu alırlar' (s. 209-211) Sanırım bu cümleleri Sayın Hüseyin Aygün ya okumamış ya da görmezden gelmiş olmalı.

Aslında sözü fazla uzatmaya gerek yok. Manolis Aksiyotis'in Bergama köylerinden bir tanesinde öldürdüğü Kör Mehmet'in damadına yönelik şu içli sözleri emperyalizmin burgacında halkların çektiği acıyı ve trajediyi anlatmaya yeter de artar bile. Şöyle diyor Manolis: 'Şevket! Tanımadın mı yoksa beni? Ben, senin dostun... Ben, senin arkadaşın... Yıllarca birlikte gülüp beraber ağladık... Ne yapıyor Şevket? Ah Şevket; Şevket! Vahşi birer hayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durup dururken! Ve sen Kör Mehmet'in damadı, hele sen! Neye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum... Sen de öldürdün! Kardeşler, dostlar, hemşeriler... Koskoca bir kuşak durup dururken katletti kendini!.. Bütün bu çekilen acı bir kötü rüya olsaydı ah!.. Ve yan yana... Omuz omuza verip yürüseydik tarlalara yeniden! Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara yürüyebilseydik! Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden çıkıp yan yana eğlenmek üzere... Şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik. Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadı! Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin... Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!' (s.262)

Şimdi bütün bu cümleler ortadayken, kitaptan Türkler tarafından Rumlara etnik temizlik yapıldığını iddia eden sonuç ve önermeler çıkarmak ve bunun üzerinden gündem belirleyip kafa karıştırmak için herhalde büyük bir kifayet gerekiyor. Ne diyelim, yurttan sesler vuvuzela korosunun yeni üyesi, Sayın Hüseyin Aygün'e hayırlı olsun...