Bir şarkı bu kadar mı güzel söylenir?
Bir şarkının sözleri, insanı bu kadar mı savurur?
Bu kadar mı alır götürür uzaklara…
Bu kadar mı vurur, yerden yere…
'Senden uzaklarda bir hayal bile kurmadım.
Gururlu ol demiştin ya ben de öyle yaptım.
Bilmediğin acılarım var nasıl anlatılır.
Dünya zaten yalnızların başına yıkılır.'
Gecenin saat 02.00'sinde, başına dünya yıkılmış, yalnız bir adamın hikayesini yazmaya
çalışıyorsan, bir şarkı işte böyle savurur seni. İki gündür yazmaya çalışıp, iki kelimeyi yan yana getiremediğin hikaye, bir anda dökülüverir klavyeden…
68 yaşında bir adam, 68 yıllık bir viranenin önünde…
Sen güzel bir fotoğraf çekme derdindesin, oysa bilmediğin acıları var onun…
Sen kompozisyon arıyorsun, o ise kayıp gitmiş bir hayatın ardından bakıyor boş gözlerle…
Utanıyorsun bir anda...
Fotoğrafına anlam katsın diye sağa sola çekiştirdiğin, yitip gitmiş bir ömür oysa…
Rıza Turgay, adı… Önünde durduğu evi, babası daha o doğmadan inşa etmiş. Kardeşleriyle birlikte büyümüş o evde… İçinde mutluluk, bahçesinde neşe eksik olmayan ev, yaşlanmış yıllar geçtikçe, hayatlar ilerlemiş.
Babasından sonra kendisinin oturduğu, iki kızı ile bir oğlunun dünyaya geldiği bu evin üstüne
14 yıl önce kabus çökmüş. Cinayetle suçlanmış oğlu. Söylediğine göre; başkası işlemiş suçu, oğlunun üstüne atmışlar. Avukat tutamamış.
Yıllarca çalıştığı sayısız işyerinde sigorta primleri eksik yattığı için bir türlü emekli olamamış.
Kaymakamlıktan aldığı yardımlar, dört yıl önce kesilmiş. Geçen yıl hayat arkadaşına da kaybedince 68 yıllık ev, onun için hapishaneye dönüşmüş.


Üç ayda aldığı 360 lira yaşlılık aylığından, ayda 100 lirasını cezaevindeki oğluna
gönderiyormuş. 'Bırakamadık bu mereti' dediği piyasanın en ucuz sigarasından bir nefes çekiyor:
-
Emekli olamadım. 1800 gün gerekiyor, malulen emeklilik için. 104 gün eksiğim var. Çalışamaz diye doktor raporu alsam, emekli olurmuşum. Bir iki yere sordum, vermezler dediler. Yaşım 70'e dayandı. Nerede çalışıp günlerimi tamamlayım. Elim kolum bağlı burada yaşıyor, ölümü bekliyorum.
'Allah acılarını göstermesin. Herkesin derdi kendine' dediği kızları başta olmak üzere
kimseden yardım beklemiyor. Haksız da değil belki, herkes kendi hayatını yaşıyor. Sosyal
devlet falan diyeceksiniz ama bu ülkede herkes kendi ateşiyle yanıyor.
Sanırım bir şarkının sözleriyle başlayan bu yazıyı, ölümsüz ozan Neşet Ertaş'ın 'Yalan Dünya'sı ile tamamlamak gerekiyor:
'Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı.
Garip bülbül gibi feryadım kaldı.
Alamadım eyvah muradım kaldı.
Ben gidip ellere kalan dünyada.'
Ben gidip ellere kalan dünyada.'