Meşrebinize göre, ister Ahmet Kaya’’dan dinlemiş olun, ister Rahmi Saltuk’’tan, ister Mahsun Kırmızıgül’’den. Ne de içli bir türküdür ’“Dersim dört dağ içinde’”.’¶
Türkünün
Elim elinde olsun
Kapı kapı dilenek
Dizelerinde Anadolu insanını, sevdasını ne de güzel dillendirir.
Orta sınıfın altından bir yerlerden gelen Türk olarak, milletini anlamayan milletini, hor gören, onları korkutarak idare edeceğini düşünenlerden hep tiksinmişimidir.
Meclis kürsüsünde, Dersim denilince, yürek dağlayan türküleri değil de, kan akan dereleri hatırlayıp, halkını silah, kan ve gözyaşıyla korkutan Onur Öymen’’i izlediğimde tüylerim diken diken oldu. Üstelik bu milletvekili sosyal demokrat ve ilerici olma iddiası taşıyan sol bir partiye mensup.
Oysa bizim, bu ülkenin vatandaşlarına, Türkiye’’nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen’’in Dersim kahramanlıklarını anlatmak yerine, bir arada barış içinde yaşamayı nasıl mümkün kılabileceğimizi anlatmamız gerekiyor. Yeni sorunlar, yeni gerilimler yaratmak yerine, uzlaşmanın nesnel koşullarını ortaya koymak zorundayız.
Bugün ülke cezaevlerinde sanık ve hükümlüler, Türkçe bilmeyen aile yakınlarıyla Kürtçe telefon aracılığı ile iletişim kurma hakkından yoksunlar. Dersim’’i örnek göstereceğimize, cezaevinde kalan vatandaşlarımızın sorununu çözelim ki barış ve kardeşlik zemini oluşabilsin.
İşim gereği 1986’’dan bu yana pek çok kez bölgeyi dolaştım. İlk gittiğimde İdil’’de bir dağ köyünde Türkçe bilmeyen insanlarla karşılaşmanın benim için sarsıcı bir etkisi olmuştu.
İzmir’’de yaşayan devletin resmi dili Türkçe dışında, yerel bir dil konuşmayan bizler için bu durum ilk başta kolay anlaşılır bir şey değil. Bu ülkede doğduğumuz, annemiz, babamız Türk olduğu için ana dilimiz Türkçe.
Düşünsenize ben de, karşımdaki de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydık ama birbirimizle konuşamıyor, anlaşamıyorduk. Ben Kürtçe bilmiyordum o da Türkçe. Kendi kendime bu nasıl olur diyordum.
Nasıl olduğu belli aslında. Türkiye Cumhuriyeti, bölgede yeterli ölçüde yaygın bir eğitim faaliyeti ve okullaşma sağlayamadığı için insanlar, vatandaşı oldukları ülkenin resmi dilini konuşmayı öğrenememişler.
Tamam uzatma, bilmiyorlarsa bilmiyorlar. Kendileri bilir, isteyen öğrenir istenmeyen öğrenmez diyorsanız, kazın ayağı öyle değil. Yurttaşlarına resmi dili öğretme yükümlülüğü devlete ait. Resmi dilin bütün kamusal alanda hakim olduğu bir sistemde, resmi dili konuşamamak, konuşamayanları kendiliğinden ikinci sınıf insan yapıyor. Türkçe bilmeyenler en temel haklarını bile kullanamaz duruma gelebiliyorlar.
Örneğin siz Türkçe bilmeyen ya da Türkçe bilmeyen aile ferdine sahip bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşısınız ve bir biçimde suç işleyip hapse girdiniz. Devlet cezaevi sakinlerine belli koşullar altında yakınlarıyla telefonda görüşme hakkı vermiş. Ancak bu hakkı kullanmanız imkansız. Çünkü şu an cezaevlerinde telefon görüşmelerinin Kürtçe yapılması yasak.
Hadi gelin empati yapalım. Empati gavurca geldi ve tam anlayamadıysak, Türkçesi, kendimizi onların yerine koyalım.
Cezaevinde annenizle görüşmenize devlet engel oluyor. Böylece size anneniz, bacınız Türkçe bilmediği için ikinci bir ceza daha veriliyor. Pekiyi bu kimin suçu?Yaşadığınız bölgede devlet, Türkçe öğrenmek için gerekli imkanları sağlamamış. Yani siz Allah’’ın dağında, göçebe bir köylü olduğunuz için size okul yapılmamış, sizde resmi dil olan Türkçeyi öğrenememişsiniz.
Elinizi vicdanınıza koyun böylesi bir uygulamayla karşılaşsanız, bu ülke size kendi ülkeniz gibi gelir mi?Bu ülkenin vatandaşı olmaktan onur duyar mısınız?
Bu ülkenin vatandaşı olan herkese, kendisi ve çocukları için güzel günlerin bu ülkenin yurttaşı olarak, bu ülke topraklarında gerçekleşebileceğini anlatmalıyız.
AKP hükümetinin söylediklerini itirazsız kabul etmek zorunda değiliz. Başka öneriler getirebiliriz ve getirmeliyiz. Ancak bu önerilerimiz amacı, bir arada yaşamayı mümkün kılacak koşulları tesis etmek olmalı. Onur Öymen’’inkiler gibi, tarihin tozlu sayfaları arasında kalmasını arzu ettiğimiz kanlı uygulamalarla yurttaşlarımızın gözünü korkutacak yaratıcı önerilere bu ülkenin ihtiyacı yok.
Bizler kendi penceresinden baktığında, bir kalkışma içinde olduğunu varsaydığı Boşnak komşusu için toplu mezar kazan Sırp olmayacaksak, daha insani, demokrat yaklaşımları bulup ortaya koymalıyız.
Bilmenizi isterim ki, bu ülkeyi bölmek parçalamak isteyenlere karşı savaşırken hayatını kaybeden şehitlerin aziz hatıraları sizler gibi benim de yüreğimde yaşayacak.
Ancak sevgimiz, hassasiyetimiz sadece toprağın altında yaşayanlara olmasın. Bu toprakların üstünde yaşayanlar için de gelecekte güzel günler olacağına dair umut yeşertelim.
Kim bilir bekli de bunu başarmanın yolu bir kez daha ’“Dersim Dört Dağ İçinde’” türküsünü dinlemekten geçiyordur.
Dilerseniz türküyü dinleyin, ondan sonra yazıyı bir daha okuyun.