Kimse kusura bakmasın, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in Türkiye ziyaretini Euronews ve DW'den izlemeyi tercih ettim. Özellikle dış haberlerde ve bu türden ziyaretlerde haber kanallarına çıkarılan uzman(!)lar öyle 'enteresan' yorumlar yapıyorlar ki, insanda haber alma ve dinleme isteği bırakmıyorlar. Böyle durumlarda da başta BBC olmak üzere diğer yabancı kanallara yönelmek zorunda kalıyorum. Oysa malum, bir tek derdimiz var, doğru haber almak ve hakikatin peşinde olmak. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ama demokratik ülkelerde, devlet kanallarında bile haber 'tarafsız' olarak verilir. Yorumlarda da düşünce özgürlüğü ve 'hürriyet' temel ilkedir. Bu bağlamda yabancı kanalları yeğlemek kaçınılmaz oluyor, takdir edersiniz ki…

Nitekim Almanya'nın devlet kanalı DW, Şansölyeleri İstanbul'a iner inmez muhalefet etmeye başlamıştı bile… Şu cümleler aynen DW'den alınmıştır: 'HafenCity Üniversitesi'nden Türkiye uzmanı Dr. Yaşar Aydın'a göre, Almanya Başbakanı, ziyaretiyle Erdoğan'ın konumunu güçlendirdi; muhalefetle görüşmeyerek demokratik müeyyideleri ulusal çıkarlara feda etti. Türk Hükümeti iç politikada sıkışmış durumda… Kürt meselesinde çözüm, sonuç vermedi. Dış politikada çok ciddi problemler var, başarısızlıklar söz konusu. Türk hükümeti Merkel ile bir anlaşmaya vararak, bu durumu telafi etmek istiyor.'

Devamı da DW'den: 'Almanya'da Sol Parti ve Yeşiller, Merkel'in ziyaretini, 1 Kasım seçimlerinin hemen öncesine denk gelmesi nedeniyle eleştirdi. Yeşiller eş Başkanı Cem Özdemir, ziyareti 'Erdoğan'a seçim yardımı' olarak nitelendirdi.'

Merkel'in amacı
Malum ziyarete gelince… Merkel'in amacı belli, Almanya'ya mülteci akınının önünü kesmek. Bunun için de Türkiye ile işbirliğine ihtiyacı var. Daha doğrusu Türkiye'yi ikna etmek zorunda… Bu bağlamda da, mültecilerin Türkiye'ye girişlerinin zorlaştırılmasını, hatta önlenmesini istiyor. Çünkü Türkiye hala açık sınır siyaseti uygulamaya devam ediyor. Suriye vatandaşlarına ve birçok Arap ülkesine vize uygulamıyor. Şimdi Merkel'in istediği de, Türkiye'nin bu giriş-çıkışları sınırlandırması… Türkiye'nin ise beklentisi ise çok farklı…

Türkiye, mülteciler konusunda (haklı olarak) destek arıyor, külfetin azaltılmasını istiyor. Türkiye'de (dile kolay) 2 milyondan fazla Suriyeli var ve 'Bu yük benim omuzlarımda çok ağır, paylaşmamız gerekir.' diyor. Ayrıca da bu konuyu bir fırsat olarak değerlendirip AB konusunda kendisine bir perspektif sunulmasını, AB zirvelerine katılmayı ve yeni fasılların açılmasını bekliyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin, Ağustos 2015 tarihli son verilerine göre, komşu ülkelere sığınan kayıtlı Suriye vatandaşlarının sayısının en yüksek olduğu ülke, 2 milyona yakın sığınmacı ile Türkiye… İkinci sırada 1 milyonun üstünde sığınmacı kabulüyle Lübnan geliyor. Ürdün, Irak, Mısır gibi Orta Doğu ülkelerinde de az sayıda sığınmacı var. Sınırlı sayıda bir mülteci kabulü de AB'den gelmiş.

İçişleri Bakanlığı, Türkiye'ye sığınan Suriyeli sayısını, 1 milyon 905 bin olarak açıkladı. Bunların sadece 262 bini, 10 ildeki toplam 25 barınma merkezinde kalıyormuş. Kalan ezici çoğunluğun da, barınma merkezleri dışında kayıt altına alındığı bildiriliyor. Bugün Türkiye'de, Suriyelilerin bulunmadığı sadece 9 ilimiz var. Kampların dışındaki Suriyeliler, ülkemizin 72 farklı ilinde kendi olanakları ile ya geçici işlerde çalışarak, ya sokaklarda dilenerek ya da sosyal yardım alarak yaşamaya çalışıyorlar. Tek bir amaçları var aslında, günün birinde Ege Denizi veya İpsala- Keşan-Kapıkule üzerinden Avrupa'ya kapağı atmak…

Bu insanlık dışı şartlar altında, hayal satan insan tacirlerinin tuzağına düşmeleri de çok kolay oluyor. Büyük bir çoğunluğu, umutlarını maalesef Ege'ye gömmek zorunda kalıyorlar. Bu süreçte yaşananlara da bütün dünya seyirci kalıyor.

Onlar insan savaş atığı değil ki…
Merkel'in ziyaretine bir de şu pencereden bakalım şimdi: Avrupa Birliği'nin aslında hiç de adil olmayan bir planı var. Suriyelilerin Avrupa kapılarını zorlamalarından son derece tedirgin olan Merkel ve diğerleri, bu zavallı insanlara adeta 'savaş atığı, toksik madde' gibi bakıyorlar. Rahatlarının kaçmasından endişe duyuyorlar.

AB liderleri, zor durumdaki bu insanlar için 'bir yol haritası' derdinde filan değiller aslında… Onlar, 'Türkiye'ye para (aslında rüşvet) teklif edelim ve Suriyelileri barındırmasını isteyelim; hatta Avrupa'dakileri de Türkiye'ye gönderelim.' diyorlar.

Bu vicdansız teklifi de Cumhurbaşkanı'na bildirmişler; 'Karşılığında da alın size 3 milyar Euro…' diyorlar. Bizimkiler de, eskiden edilen küfürlerin karşılıklı olarak unutulmasını, AB ile müzakerelerin canlandırılmasını, mümkünse vize muafiyeti getirilmesini filan talep ediyorlar. Oysa karşı tarafın derdi başka, üstelik o 3 milyar Euro da, ancak uzman BM kuruluşları ve uzman STK'lar üzerinden verilebilecek ve adım adım denetlenecek. İş hiç de kolay değil yani…

Görünen köy kılavuz da istemez, bu yük çok ağır ve bizim tek başına altından kalkmamız da çok zor.

Akla gelen ilk isim…
'Bütün bu çileli işler zavallı Suriyelilerin başına nereden geldi, kimdir bu işlerin sorumlusu?' diye içinizden geçiyordur.

Sakın aklınıza gelen ilk ismi söyleyip de başınızı derde sokmayın!

Bir kez daha yineleyelim. Çağları aşarak günümüze ulaşan tüm öğretiler ve dinler savaşa, şiddete, baskıya ve insan onurunu zedeleyen uygulamalara karşı çıkar ve 'önce insan' anlayışıyla barışın önemini vurgular. Barış tüm savaşlardan daha masrafsız ve kuşkusuz daha insancıldır.

Tarih boyunca edinilen bu engin deneyimlerden ve geçmişteki hatalardan ders alınmaması; bir türlü önlenemeyen savaş ve çatışma ortamlarında, masum insanların doğrudan silah ve bombaların hedefi olması, günümüz dünyasının en temel çelişkilerinden biri…

Suriye'de yaşanan bu olumsuzluklar, insan olarak hepimizi derinden etkiliyor ve daha da kötüsü geleceğe güvenle bakmamızı engelliyor. AB de bu durumdan, 'paramı veririm kurtulurum' diyerek sıyrılmaya çalışmamalıdır.

Unutmamak gerekir ki, senin refah içinde olman yetmez; komşuların ve etrafındakiler de huzurlu, mutlu ve refah içindeyse, sen de mutlusun demektir. Bir kez daha düşünüp herkes taşın altına elini koymalıdır. Aksi halde üstü örtülen, görmezden gelinen tüm bu sorunlar, dünyanın başına daha büyük dert olacaktır. Ve bu kaçınılmazdır.

Savaş ve çatışma ile birlikte, insan yaşamını hiçe sayan; toplumda korku, yılgınlık, çaresizlik duygusu uyandırmayı amaçlayan ve masum insanları hedef alan 'Ankara Katliamı' gibi olaylar da, özlemini duyduğumuz barış ortamının önündeki çok büyük engeldir.

Sorunlarla dolu bir coğrafyada yer alan Türkiye, Orta Doğu'da barış ve huzurun korunması, demokrasinin yerleşip kökleşmesi için Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren çabalarını sürdürürken, neden bir iç savaşın tarafı olmuştur, aslında bunu da anlamak pek mümkün değildir.

Bugün geldiğim noktada, 'Yurtta barış, dünyada barış' sözünün kıymetini daha derinden anlıyorum ve Büyük Atatürk'ün aziz hatırası önünde bir kez daha saygıyla eğiliyorum.