Diyorlar ki bu sokaklar, bu gösteriler, bu eylemler, bu protestolar… Hepsi 10 yılın birikimi.
Diyorlar ki bu küfürler, bu sövgüler, bu itirazlar, bu posta koyuşlar… Hepsi 10 yılın patlaması.
Diyorlar ki bu bayraklar, bu pankartlar, bu yazılar, bu tencere-tavalar… Hepsi 10 yılın alevi.
Diyorlar ki bu haykırış, bu çığlık, bu bağrış çağrış… Hepsi 10 yılın sabır taşı çatlaması…
İtiraz ediyorum.
Reddediyorum.
Hayır diyorum.
Çünkü 31 Mayıs'ta ülkeye yayılan ve 20 gün boyunca etkisini, dinamizmini, ateşini yitirmeden süren halk ayaklanması, sadece 10 yıllık AKP İslamofaşist diktatoryasına karşı bir itiraz değil; bu ülkeyi 33 yıldır kasıp kavuran 12 Eylül faşist darbesinin tüm birikim ve icraatlarına itirazdır.
31 Mayıs halk ayaklanması, şair Arif Damar'ın o unutulmaz 'Külliyen Ret' adlı kitabındaki gibi, topyekûn ve yekpare bir rettir.
31 Mayıs halk ayaklanması, bu ülkeyi bir sömürü cennetine çeviren 33 yılın her bir yılına atılmış 33 tekmedir.
31 Mayıs halk ayaklanması, Kenan Evren ve cuntacı arkadaşları ile onun ürünü olan Özal, Çiller, Demirel, Derviş, Erbakan ve Tayyip Erdoğan dönemlerinin topuna birden yapılmış bir naniktir.
***
Peki neden öyledir?
Çünkü…
Bugünden geriye, yani 12 Eylül 1980 darbesine baktığımızda, bu darbenin tarihsel düzlemdeki niteliğini hiç bir duraksamaya yer bırakmayacak açıklıkta görmek mümkündür: 12 Eylül 1980 darbesi, siyasal İslamcı-Amerikancı-gerici-muhafazakar bir darbedir.
Bugünkü AKP rejimi, 12 Eylül rejiminin her düzlemde tarihsel ve mantıksal sonucudur.
12 Eylül rejiminin en gelişmiş, en olgunlaşmış biçimi; işte bu AKP diktatoryasıdır.
Çünkü bu diktatoryayı arıyorlardı. Aramanın ötesinde, yaratmak istiyorlardı. Bunun için 200 yıllık aydınlanma, ilerleme, laikleşme, insanlaşma, yurttaşlaşma mücadelelerinin her türlü birikimine, tarihin gördüğü en büyük gaddarlıkla saldırdılar.
Bu saldırıda kullandıkları temel düzenek ise dindi.
12 Eylül 1980 darbesi, '1960'lar ve 1970'ler bir daha asla yaşanmasın' diye yapıldı.
İslamizasyon politikası, işte bu 'Bir daha asla' düsturunun gerçekleşmesidir.
AKP ise bu politikanın her bakımdan rantiyesidir.
AKP bir 'sebep' değil, 'sonuç'tur.
12 Eylül 1980 darbesinin nihai sonucudur.
Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç öz kardeştirler ve öz babaları da Kenan Evren'dir.
Bu İslamofaşizmin iki temel ayağı var: Biri ekonomik, diğeri siyasal.
Ekonomik ayağı 24 Ocak 1980 iktisadi kararları ise, siyasal ayağı da 12 Eylül 1980 darbesidir.
24 Ocak ile 12 Eylül'ü birbirinden ayırmak, koparmak mümkün değildir.
24 Ocak kararları + 12 Eylül darbesi = İslamofaşist gericilik düzeni şeklinde formülleştirebiliriz.
***
24 Ocak 1980 ekonomik kararları ne anlama gelmektedir?
24 Ocak 1980,mutlak fakirleşme düzenini ifade eder.
Kalkınma ve sanayileşme hedeflerinin tamamen terk edilmesi anlamına gelmektedir.
Bunun için de kamu öncülüğüne ve gücüne dayanan sanayi varlığının özelleştirme adı altında tasfiye edilmesidir.
Kölelik ücretine ve her yönüyle güvencesiz, iğreti çalışmaya dayalı, ihracat öncülüğünde bir açık pazar ekonomisine yönelinmesidir.
Böyle bir düzenin siyasal sistemi de, Doğan Avcıoğlu'nun deyişiyle, ister istemez, 'örtülü ya da örtüsüz faşizm' olacaktır.
Mutlak fakirleşmenin kalıcı bir düzene dönüştürülmesi demek, İslamizasyon politikalarının da zorunlu olarak, sistemli ve derinlemesine uygulanması demektir.
Yani mutlak fakirleşme ile İslamizasyon (dinselleşme) bir madalyonun iki yüzü gibidirler.
Biri varsa diğeri de var olmak zorundadır.
O halde şöyle bir formülleştirme yapmak mümkündür:
Mutlak fakirleşme (24 Ocak 1980) + İslamizasyon (12 Eylül 1980) = İslamofaşist diktatorya.
İşte bu İslamofaşist rejimin mantıksal sonucu da, tarikatlara dayalı bir sıcak para diktatoryasıdır.
Ticaret-tarikat-siyaset sarmalıdır.
Bugün iktidarda olan AK diktatoryanın temelleri, 12 Eylül 1980 rejimiyle atılmıştır.
***
Doğan Avcıoğlu, son yazısı olan 'Pabuççu Muştası' adlı yazısında şunları yazıyor:
'1929 bunalımından daha az ciddi olmayan uzun süreli bir bunalım içinde bulunan Batı, her zamankinden acımasızdır. Sundukları ekonomik model, 'yatırımsız, üretimsiz ihracatı arttırma', yani yoksullaşma modelidir. Ekonomik ve toplumsal altyapısı her alanda çok yetersiz olan ve işsizlerinin sayısı çığ gibi büyüyen bir ülkede Batı ekonomik modeli, bitkisel yaşamı içeren 'ölme de sürün' biçiminde bir çaresizlik modelidir. Yılda milyonun üstünde artan günümüz Türkiye'sinde işsiz sayısı, yakın gelecekte on milyonlara ulaşma yolundadır (Ulaşmıştır.)Bu koşulların getireceği siyasal sistem bellidir. Tanrı yapımı anayasalar bile, 'ölme de sürün' ekonomik modelinin siyasal yazgısını değiştiremez.'
31 Mayıs 2013'te ne olmuştur?
Tanrı adına anayasa yaparak dinsel bir diktatörlüğü kalıcı hale getirme çabaları son sürat devam ederken, halk kitleleri, özellikle de hızla proleterleşen eskinin itibarlı orta sınıf katmanları, 'ölme de sürün' modeline, 'direnerek ölme' şiarıyla karşı çıkmışlardır.
Cemal Süreya'nın dediği gibi 'Tanrıların bile sizi kurtaramayacağı günler' gelmiştir artık.
31 Mayıs 2013 halk ayaklanması, 12 Eylül İslamofaşist rejiminin her bakımdan reddi ve kesin olarak iflasıdır.
***
İşte bu nedenle diyoruz ki…
31 Mayıs halk ayaklanması, sadece AKP'nin 10 yıllık diktatörlüğüne itiraz değil; 12 Eylül 1980 siyasal İslamcı-Amerikancı-gerici-liberal-muhafazakar rejimine toptan bir itirazdır.
31 Mayıs 2013, her yönüyle gereksiz ve katlanılamayacak derecede çürümüş bir sınıfın kahrolası egemenliğine dayanan acımasız sömürü düzenine isyandır.
31 Mayıs 2013, eşitliği ve özgürlüğü arayanların isyanıdır.