Referandum bitti ama sonuçlarına yönelik tartışmalar hala devam ediyor. Bu tartışmaların içinde hiç kuşkusuz CHP’’nin ’“hayır’” cephesinde aldığı oyların analizi üzerine geliştirilen söylemler önemli bir yer işgal ediyor. Bu söylemlerin büyük bir çoğunluğu ise CHP’’nin referandum sürecinde genel başkanı dışında örgüt olarak etkisiz bir çalışma ve propaganda yürüttüğü ve örgüt çalışmalarında ki yetersizlikten dolayı hayır oylarının %42 bandında kaldığı yönünde sığ olduğu kadar Türkiye’’de var olan toplumsal dinamikleri dikkate almayan; sosyolojiden, tarihsel süreçlerden ve Türk seçmenin de artık bariz olarak görülen eksen kaymasından habersiz yaklaşımlara dayanıyor.
Yazımın başlığında kullandığım dönüşüm kelimesini okurların değişim olarak algılamamasını burada özellikle dönüşüm kelimesini kullandığımı belirtmek isterim. Çünkü bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye değişmiyor aksine dönüşüyor. Peki, bu dönüşümü bizler sosyolojik ve tarihsel olarak nasıl okumalıyız?
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, 1923 Cumhuriyeti’’nin kurucu iradesine, kurumsal yapılarına ve kurucu aktörlerine karşı bir duruşun adına devlet dediğimiz organizasyonun içinde giderek güçlendiğini, cumhuriyetin yurttaşlık ilişkisi üzerinden kurduğu aidiyet bağlarının çözülerek kamusal alan başta olmak üzere cemaatlerin yeni bir aidiyet kurgusunu yurttaşlık ilişkisinin yerine ikame ettikleri bugün artık Türkiye’’nin en önemli sosyolojik gerçekliğidir. Dünya’’da var olan Küresel dinamikler ve neo-liberal ekonomik ve politik süreçlere bağımlı olarak, bu süreçlerin dayattığı hegemonya ilişkilerine bağlı iktidar yapıları uyguladıkları sosyal ve ekonomik programlarla bu sürecin giderek hızlanmasını sağlamaktadır. Büyük bir gelir dağılımı adaletsizliği üzerine meşruiyet alanı bulan bu yaklaşım, yoksulluğu derinleştirerek geniş halk kesimlerin barınma, yakacak, gündelik maişet gibi tamamen birincil ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik bir sadaka kültürü yaratarak ve bu sadaka kültürü üzerinden yoksul halk kitlelerinin iktidarla olan aidiyetlerini güçlendiriyor ve her gün kendisini yeniden üretiyor. İşte o nedenle Türkiye’’de genel, yerel ya da referandum tipi olsun her seçimde aynı tablo ile karşılaşıyoruz.
Bunun yanı sıra demokrasiyi besleyen en önemli kılcal damarlardan birisi olan orta-sınıf ve bu sınıfın sistemden beklentileri da değişmiş durumda. Bizim gibi ülkelerde başta beyaz yakalılar olmak üzere rejim kaygısını önceleyerek ’“hayat tarzı’” paradigmasından siyasal sisteme ağırlığını koyan orta-sınıf bugün; kredi kartları, tüketici kredileri, kms’’li ek-hesaplar, Toki’’den ucuz ev ve düşük faizli araba kredileriyle kapitalist dünyanın tüketim kültürüne şu veya bu şekilde entegre olarak değişim yerine statüko ve istikrar talep ediyor. Bir anlamda sistemin gönüllü kulları olan orta-sınıfın bu tüketim kültürüyle sadece şimdisi değil adeta geleceği de ipotek altına alınıyor. Dolayısıyla herhangi bir entelektüel talebi olmayan, kitap okumayan, sinema ya da tiyatroya gitmeyen, günlük bir gazete okumayı dahi yük gören bu sınıfın iktidarla kurduğu ilişki bir sorgulama ve itiraz kültürü yerine itaat kültürünü öne çıkarıyor. Özellikle kıyı kesimlerinde yaşayan toplumsal grupların bu kaotik ortamdan henüz tam anlamıyla etkilenmediklerini bu bölgelere ilişkin seçim sonuçları ortaya koymuş olmasına rağmen, Anadolu içlerinden başlayıp kıyılara doğru süratle yayılan bu tehlikeyi gözden uzak tutmamak gerekir. Zira, CHP’’nin doğu ve güneydoğudaki özel durumu dışında başta Karadeniz Bölgesi’’nin kıyı ve iç kesimleri olmak üzere Orta Anadolu ve İç Ege illerinden en azından AKP’’nin batıdaki kıyı illerinden aldığı oy oranına yaklaşamadığı da bilinen bir gerçektir. Örneğin AKP, İzmir’’de %37 bandına yaklaşırken CHP Orta Anadolu illerinin hemen tamamında bu oranın çok uzağında kalmaktadır. Denilebilir ki, Anadolu içlerinden başlayan kesif muhafazakarlık ve içe kapanma kıyıya doğru hızla yayılmaktadır. Hatta bu yayılma öyle boyutlara ulaşmaktadır ki MHP’’nin milliyetçilik eksenli söylemleri dahi daha önceden etkili olduğu Orta Anadolu illerinde muhafazakar eğilimlerle yer değiştirmiştir. Kıyı illerindeki yaşam tarzı merkezli politik duruşların bu sosyolojik itme karşısında ne kadar dayanabilecekleri de ayrı bir tartışma konusudur. Zira bu direncin ideolojik bir zemine dayanmak yerine tamamen yaşam tarzı endişesine yönelik olduğu aşikardır.
Bütün bunların yanı sıra Türkiye’’de bir üst yapı kuruluşu olarak devletin Soğuk Savaş ve 1990’’lı yıllar boyunca sergilediği refleksler de dönüşmektedir. Örneğin, anılan yıllar boyunca milli güvenlik siyaset belgelerine de yansıyan iç ve dış tehdit algısına dayalı güvenlik merkezli savunma refleksleri artık yerini mevcut iktidar yapılarıyla ve bu yapıların öne çıkarmış olduğu reflekslerle uyumlu bir pozisyona doğru yönelmiştir. Başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere bu sistemin en önemli taşıyıcı temel unsurlarından olan Yüksek Yargı ve üniversiteler bu dönüşümün bir sonucu olarak yeniden dizayn edilmiş ve edilmektedirler. Bu nedenle 1950’’lerin başından 1980’’lere kadar merkez sağ partilere eklemlenerek kendisini var eden siyasal İslam ve onun taşradaki en önemli uzantıları olan cemaatler bu yapısal değişimin bir sonucu olarak sistem içersinde kendilerine engel olacak güçler zayıfladıkça etkinliklerini ve nüfuzlarını arttırmaya başlamışlardır. Gelecek yazıda bu durum karşısında CHP’’nin durumunu analiz etmeye çalışacağım.