Yıllar boyunca sağ eğilimli birisiydim. Milliyetçiydim, ülkemi çok seviyordum. Değerlerim benim için çok önemliydi. Türk gücünü dünyaya duyurmak ve bu konuda yapılacak olan her seferberlikte en önde yürümek istiyordum. Ta ki, bir gün CEM BOYNER ile tanışıncaya kadar. Uzun yıllar Anavatan Partisi sempatizanı olarak siyasi hayat ile ilgilenmiş başta Turgut Özal olmak üzere önümde çok başarılı bir 'lider profili' ile dünyaya bakıyordum.
Cem Boyner siyasete yeni atılmış, kendine taraftar bulmak için il il geziyordu. Onu ilk defa tanıdığımda kendi çevremin dışında da insanların yaşadığını fark ettim. Bu kişiler zengin, fakir değildiler. Bu kişiler Kürt, Alevi vatandaşlarımızdı. Üniversiteyi okuduğum yıllar belki de 12 Eylül İhtilali sonrası bir dönemdi, belki bu nedenden dolayı bu konuyla ilgili hiç gündemde haberler yoktu, kimse konuşmakta istemiyordu. Çevremde de böyle dostlarım olmayınca, işin aslı hep 'cahil' kaldım bu konularda… Yeni yeni öğrenmeye başlama dönemim 1994 yıllarına rastlamıştı. Yeni Demokrasi Partisi; 'açık toplum', 'çoğulculuk' gibi liberal değerlerin savunulduğu yeni yaklaşımları bana öğretmeye başlamıştı. İnanıyorum ki, bu hareket Türkiye tarihinde liberalizmi entelektüel düzeyde önemsemiş ilk partidir. Yeni Demokrasi Hareketi'nin içinde çok yer alamadım. Ancak o günlerden kalan birkaç söz hep hafızamda kaldı.Bir şeyler yapacak ise: 'hepimiz, taşın altına elimizi koymamız gerekiyor' sözü..
Aslında halen geçerliliğini koruyan bir tanımlamadır bu sözcükler dizini, hatta bugünümüze bile ışık tutmaktadır… Ben 'tarafsız bölgenin ne tarafındayım' yazım bile bu dizinin temelini oluşturmakta gerçekte...
Bir gün Yaşar Holding'in İnsan Kaynakları departmanında çalışmak üzere işe başvurduğumda, İnsan Kaynakları uzmanı bana çok ilginç bir soru sordu. Bir dönem Sosyoloji Yüksek Lisansı yapmak istemiştim. Bazı derslere girmiş, bir sertifika almıştım. Bunu kendisine söylediğimde :' peki size sosyoloji ne kattı?' demişti. Çok komik bir soru gibi gelmişti bana, 'nasıl yani ne kattı?' sorusu… Sonra başlamıştım düşünmeye ve 'Toplumların hayatlarını inceleyen sosyoloji bilimi benim çok sağlam' devrimci olabileceğimi' bana göstermişti.. Bu konuşmadan sonra işe alınmamıştım ama bu düşünce beni hızlı bir şekilde başka bir yöne uçurdu. Yapmış olduğum bilimsel araştırmalar da, toplumda kanayan bazı kesimleri daha net görmeme neden oldu. Tarladaki Fatma Kadın, cezaevindeki Ali Bey, gecekondu da eşinden dayak yiyen, tek bir maaşla geçinen, çocuğuna süt almaya parası yetmeyen, çiçek satmak zorunda kalan onlarca kişiler ile tanıştım.
Ve şimdi doğru yerde olacağım dedim ve bir gün kendimi bir sol partinin 'eğitim komisyonu' içinde buluverdim. İnanır mısınız bu dünya çok daha farklı gelmişti bana… Bir yandan doğru yerde olduğunu düşünüyorsun diğer yanınız ise parti içinde yaşanan komik kaosa anlam veremiyordu. Çoşku var mıydı? Hani yıllar öncesinde MHP'li İl Başkanı'nın yaptığı söylev burada yoktu. Burada laf vardı, iş yoktu. İnsanlar hiç durmadan birbiri aleyhine konuşuyordu. Yapalım, edelim diyorlardı; ama kimse bunu yaptırmak için harekete geçemiyordu. Bir söz vardır klasik bir söz: 'Sanki ölü toprağı serpilmiş, insanların üzerine'.. Böyle bir durum söz konusuydu sanki bu ortamda. İnsanlar muhalefet olmaya alışmıştı. Hedef demek sanki uzaydan duyulan bir ifadeydi. Haydi koşalım, haydi yapalım desek bile herkes birbirine bakıyordu. Nereye gideceğiz dercesine?
Bu en tepedeki kişiden en aşağıdaki personele kadar böyleydi. Nerde hata yaptık demiyorlardı… Bir terslik vardı ama bunu düzeltmeyi kimse istemiyordu. Günlük yaşamak istercesine insanlar konuşuyor, konuşuyordu. Bir coşku olmayınca da, ne gençler tutkuluydu, ne de siyasiler. Atatürk'ün partisi olduklarını iddia ediyorlardı, ama Atatürk'ün dünya görüşünü bile paylaşmıyorlardı? Atatürk, hedefimiz ileri demişti, onlar yerlerinde sayıyorlardı.
En ilginç tarafı da gördükleri manzaranın sadece İzmir olduğunu düşünüyorlardı. Türkiye gerçeğine göre hareket etmek onlar için ağır bir yüktü. İdare edenler bu konuda çok zayıftı. Kimse liderlere inanmıyordu. Güven duygusu parti içinde zaten çoktan kaybedilmişti. Proje denildiğinde bunun ne anlama geldiğini bile kimse kayrayamamıştı. Tayyip Erdoğan, biz proje adamıyız, yaptıklarımız yapacaklarımızın bir kanıtıdır derken, bu partiler yapmayı planladıkları projeleri bile anlatamıyorlardı.
Bu seçimlerde ilginç bir kavram biliyorum ki, herkesin dikkatini çekmiştir: 'İnsana dokunmak' Çok doğru bir söz aslında. Ben bunun çatısını daha da genişletmek istiyorum: 'Kalplere dokunmak'… Çok kolay söyleniyor bu iki kelime. Ama kimse altını çok ciddi doldurmuyor. Kolay bir şey değildir, insana dokunmak, kalplere dokunmak. İyi anlamak gerekir, iyi izlemek gerekir. Kim ne istiyor, neden istiyor bilmek gerekir…
Bir çocuğun annesine olan bağlılığı gibi; bir partilinin kendi Genel Başkanı'na, bir işçinin işverenine, bir kadının erkeğine ya da erkeğin kadınına, bir öğretmenin öğrencilerine, bir doktorun hastalarına, bir cezaevi müdürünün mahkumlarına, bir Belediye Başkanı'nın seçmenlerine bağlılığı gibidir. Bu bir sadakat gibidir. İnanırsın, güvenirsin..
İşte o zaman insanlar birbirlerine dokunabilir. İşte o zaman önce ülkemiz sonra insanlık için yol alabiliriz. Benim kafam karıştı. Ne sol taraftayım ne sağ. Yolumu kaybettim. Benim kendimi anlatabileceğim bir 'parti' arıyorum. Biliyorum ki, benim gibi düşünen ne orada ne burada kendini bulamayan ülkemizde binlerce, yüzlerce insan var.
Bizler kaybolduk ve bizler bu ülkenin yeni gelişmesinde, ayağa kalkmasında çok önemli 'itici' bir gücüz. Çünkü, bizler hem eşitlik ve hak yanlısıyız. Hem de 'liberal ekonomi'nin önemine inanan ve Türkiye'nin dünya pazarlarında çok güçlü olabileceğine inanan kişileriz.
'Solun liberali'diye bir kavram yok belki ama, Türkiye'de ben bir 'parti kurmak' istiyorum. Artık anlaşılmak istiyorum. Taraf olmak istemiyorum. Uzun bir yolculuk ise bu yolda: 'devrimci' olmak istiyorum. Umarım bana katılacak kişiler vardır çevremde?