Türkiye siyaseti üzerine çalışan araştırmacı ve akademisyenlerin üzerinde fikir birliği ettiği konulardan biri; parti siyasetimizde bugün merkez sağın bir anlam ve hükmünün kalmadığıdır. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Menderes'le başlayıp, 60 ve 70'lerde Demirel'le devam eden, 80'lerde önce Özal, ardından yeniden Demirel'le ya iktidar olan ya da iktidarı tayin eden bu çizgi artık sıfır noktasındadır. Başka bir anlatımla; sosyolojik anlamda karşılığı yoktur. Sosyolojik olarak artık yok hükmünde olan bu geleneğin yarım asırlık rekabetçi-çoğulcu siyaset sahnemizde yegane ayırdedici özelliği, sırtını devlete yaslamak suretiyle, kamu kaynaklarını kah 'köycülük popülizmi', kah 'eş-dost kayırmasına dayalı kapitalizm'le taraftarlarına hoyratça dağıtmasıydı. Bunu söylerken, merkez sağın kalkınmacı 'Büyük Türkiye' misyonuyla ülkeyi belirli noktalara taşıdığını da gözardı etmek haksızlık olur. Fakat son tahlilde, sağ ideoloji ve dünya görüşüne içkin olan sınıflar arasındaki ekonomik dengesizliği, adaletsizliği fazlaca dert etmeme, bu çizginin karakteristik özelliklerindendi.
90'lar Türkiye'sinde küreselleşmenin dayattığı rekabeti anlamada yetersiz kalan merkez sağ, ulusal ve uluslararası olanı milliyetçi, popülist ve taraftarlara rant dağıtma eksenli okumaya devam ettiği için sonuçta önce küçüldü, ardından eriyip gitti. Küresel olanla rekabet ederek, ona entegre olmaya, içe kapanma yerine dışa açılmaya, köylü kalma yerine kentlileşmeye çalışan toplumun taleplerini bu geleneğin siyasi aktörlerinin anlamaya çalışmaması, anlayanların ise taleplere karşılık vermemesi erimenin başlıca nedeniydi.
3 Kasım 2002 seçimlerinden itibaren yapılan tüm genel ve yerel seçimlerde kademeli olarak sosyolojik temeli ya da oy tabanını yitiren merkez sağın bugün önemli bir kısmı Ak Parti'de temsil imkanı bulmuş durumda. Geriye kalan sınırlı bir kesimi ise Ak Parti'yle aralarındaki yaşam tarzı temelli sosyal mesafe nedeniyle ya seçmen ya da profesyonel politikacı olarak CHP'de temsil ediliyor. Somutlaştırmak gerekirse, son onyıldan beri, siyasi kaderi geçmişte en az 1-2 seçimde ANAP'la kesişmiş olanlar bugün daha ziyade Ak Parti'de, DYP ile kesişmiş olanlar ise nispeten CHP'de yaşam hakkı bulmuş durumda. Bu noktada önemle belirtilmesi gereken husus; ister profesyonel politikacı, isterse sade seçmen olsun, merkez sağın eski bileşenlerinin artık yeni partilerinde eski partilerinin referans ve rozetleriyle yeralmadıklarıdır. Sözkonusu yeni veri durum nedeniyle, belki tekil olarak profesyonel siyasetçilerin bir kısmı yeni partilerinden beklentilerine yanıt bulamazlarsa her an çekip gidebilirler, fakat seçmenler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Çünkü, merkez sağ seçmeni Ak Parti ve CHP'de buluşturan siyasi reflekslerin yeni sosyolojik, sınıfsal ve politik karşılıkları artık oluşmuş durumdadır.
ANAP kökenli merkez sağ seçmen için yeni adreslerinin Ak Parti olmasını belirleyen refleks daha ziyade kültürel ve sınıfsal olup, Ak Parti'nin ANAP'vari, fakat ondan daha koyu tonlu muhafazakar kimliğiyle, taraf olanı ekonomik anlamda besleyen pragmatik piyasacı kimliği bu kitle için cazibe merkezidir.
DYP'lileri ise CHP'de kalıcı kılan temel dinamik; kültürel referanslı laik yaşam tarzı hassasiyetler ile merkezine rejim hassasiyetlerinin oturduğu siyasi reflekstir. Bugün Ak Parti'yi yüzde 40'ların üzerinde tutan, CHP'yi ise yüzde 30'a yaklaştıran; merkez sağın kendilerine aktardığı, koşulların ürünü olan bu reflekslerdir. Türkiye parti siyasetinde bu reflekslerle beslenen iki partiden, merkez sağcı profesyonel politikacılar ile seçmenlerin kopması pek kolay değil. Çünkü, bir yönüyle gidecek yeni siyasi adresleri, bunun sosyolojik karşılıkları bulunmuyor, diğer yönüyle ise 2000'ler Türkiye'sindeki yeni sosyo-kültürel bölünmeler dolayısıyla ideolojik yelpazede artık merkez sağa yer bulmak, partileri burada konumlandırmak pek kolay değil. Parti siyasetinde uzunca bir süre daha rekabetin merkez solda CHP, merkezin sağında (merkez sağ değil) ise Ak Parti ile süreceği aşikar.
Son 10 yılda gözlenen bu yeni veri durumu dikkate aldığımızda, CHP yöneticilerinin yerel seçimlerde bir fazla oy almak için merkez sağın sosyolojik yokluğu ile mesai harcamasının anlam ve hükmü yoktur. Kaldı ki yok olan bir geleneği var etmek de CHP'nin meselesi değildir. Mesele; Ak Parti karşısında güçlenme meselesiyse, ki asıl mesele budur, bundan sonra yapılması gereken; varoluşu, hayatını idame biçimleri ve anlamlandırmaları itibarıyla CHP'nin içinde olması gereken, fakat çeşitli nedenlerle Ak Parti'ye oy veren kitleleri CHP'ye çekebilmektir. Bunun yöntemi; yokolmuş bir gelenek ve aktörlerine siyaseten hayat öpücüğü vermek değil, politik ve sınıfsal anlamda rehber edinilecek sol siyaset tahayyülü aracılığıyla geniş kitlelerle irtibatlanmaktır. Bunun yolu ise, Ak Parti'ye yanaşmak zorunda kalmış düzenin dışlananlarını yeni bir ulusal-yerel ekonomik vizyonla kazanmaktır.