Bir insanın ölmesiyle öldürülmesi arasında derin bir fark vardır. Ölüm hayatın doğal bir sonucudur. Öldürülmek ise birilerinin bilinçli olarak bir hayatı susturmasıdır. Bu yüzden bazı ölümler yalnızca insanı değil toplumu da çok derinden yaralar. Varlıkları gibi yoklukları da büyük bir yer kaplar.

Kıymetli Ali Aydın böyle bir cinayetle aramızdan alındı.

Sabah yürüyüşü yaptığı sıradan bir günde, bu ülkenin artık tanıdık karanlığı içinde öldürüldü. Olay ilk anda bir “adli vaka” gibi sunuldu. Cinayet, tek başına hareket eden bağımlı bir kişinin işiymiş gibi anlatılmak istendi. Oysa bu, gerçeği açıklamak değil gerçeği örtmektir.

Ali Aydın yalnızca bir avukat değildi. O, yıllarını insan hakları mücadelesine adamış bir hak savunucusuydu. İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi’nde (İHD) eş başkanlık yapmıştı. Haksızlığa uğrayanların yanında durmuş, adalet için mücadele etmişti. Aynı zamanda emekli bir öğretmendi. Çocuklara sadece ders anlatmamış; vicdan, hak ve adalet duygusu da kazandırmıştı. Onun sınıflarında yetişen çocuklar, şimdi ülkenin ayakta kalmaya çalışan adalet duygusunun sessiz taşıyıcılarıdır. Bugün hâlâ bu ülkede adalete inanan pek çok insan, onun emeğini ve izini taşımaktadır.

İHD’nin yaptığı açıklamada da vurgulandığı gibi bu saldırının münferit olmadığına dair ciddi endişeler vardır. Çünkü bu ülkede hak savunucularının hedef alınması yeni değildir. Ülkenin karanlık alışkanlıklarından biridir.

Zanlının kullandığı dil, attığı sloganlar ve söylediği sözler bireysel bir hezeyandan çok, yıllardır cezasız bırakılan bir nefret ortamının ürünüdür.

Bu nefret sadece faillerden beslenmez. Cinayetler sadece silahla işlenmez.

“Bana bir şey olmaz”, “Sırası mı şimdi?” denilerek de işlenir.

Başını çevirerek, görmezden gelerek işlenir.

Susarak da işlenir.

Sessizlikten beslenir ve sessizlik bu ülkede tarafsız değildir. Sessizlik her zaman öldürenden yanadır. Bugün konuşmayanlar, yarın konuşacak kimseyi bulamayabilir.

Nasıl mı?

Aynı acıyı defalarca yaşamış bir toplumun ferdi olarak örneklendireyim:

Uğur Mumcu’dan sonra “fail belirsiz” denildi.

Gaffar Okkan’da dosyalar karanlığa gömüldü.

Hrant Dink’te “ihmal” kelimesinin arkasına saklanıldı.

Deniz Poyraz’da cinayet “münferit” ilan edildi.

Tahir Elçi için “ölümcül atış tespit edilemedi” denildi.

Bu kelimelerle kurulan hiçbir cümle adalete hizmet etmez. Çünkü bunlar cinayetlerden sonra kurulan bir örtme dilidir. Ve bu dil, toplum sustukça güçlenir.

İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre 1986’dan bu yana 26 hak savunucusu öldürüldü. Ali Aydın bu mücadelenin 27’nci kaybı oldu. Bu bir sayı değil; cezasızlığın sürekliliğinin kaydıdır. Bu sorumluluk sadece devlete değil, sessiz kalan topluma da aittir.

Bir hak savunucusunun öldürülmesi yalnızca bir kişinin kaybı da değildir, üstelik. Çünkü iyi insanlar öldürüldüğünde toplumdan da bir şeyler eksilir. Çocuklar daha güvensiz bir ülkede büyür. Kadınların endişesi artar. Gençlerin umutları azalır. İşçiler, memurlar, emekçiler daha zor çalışma koşullarına itilir. Doğa, hayvanlar ve yaşam alanları daha savunmasız kalır. Hepsinin hakkını savunan bir sesti Ali Aydın.

Sadece onun için değil bu ülkenin tüm ezilmişleri için de adalet istiyoruz, evet. Ama bu adalet yalnızca mahkeme salonlarından gelmeyecek. Gerçek adalet, toplum “Bana bir şey olmaz” demekten vazgeçtiğinde mümkün olacak.

Bir fotoğraf karesinden, “Avukat güvende değilse yurttaş tehlikededir” pankartıyla seslenen Ali Aydın’ı yaşarken anlamayanlar ölümüyle anlamak zorundadır. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra da susmaz. Düşünceleri, ilkeleri ve mücadelesi yaşayanlara emanet olur.

Ali Aydın böyle biriydi. Onu tanımak bir onurdu. Kaybı sadece ailesini değil ülkenin geleceğini de yaraladı.

Ali Aydın’ın kıymetli eşi ve iki kıymetli çocuğu bilsinler ki onların acısı bu ülkenin aydınlık tarafına emanettir. Bu kötücül karanlığa rağmen susmayanlar, unutmayanlar, adalet talebinden vazgeçmeyenler Aydın’ın ailesinin yanındadır.

Derin acıya rağmen umut veren bir şey varsa o da susmayanların varlığıdır. Ali Aydın’ın ardından sesini yükselten aydınlara, bu davaya sahip çıkan hukukçulara, barolara, insan hakları örgütlerine, emek ve demokrasi güçlerine; sokakta, salonda, mahkeme önünde “adalet” diyen her kesimden insana teşekkür ediyorum.

Çünkü bugün bu yükü omuzlayan herkes, bir kez daha tarihi bir sorumluluk almıştır. Ülkenin üstüne kara bulut gibi çöken karanlığı dağıtacak aydınlık daim olsun.

Ve bilinsin ki bu satırlar sessizliğe, kötücül akla karşı mücadele biçimlerinden biridir. Çok yakından tanıma şansına sahip olduğum Ali Aydın’a gözyaşları içinde vedamdır.

Bir önceki yazım Kayıp Çukuru’nda bahsettiğim gibi bir göktaşı da benim ruhumda derin yara açmıştır. Ömür sarsılmıştır.

Saygı, rahmet ve özlemle...