Ülkemizde başta tarım olmak üzere her alanda yıllardan beri süren ve geçen iki yazımda açıklamaya çalıştığım sermaye-üretim ilişkileri , çokuluslu güçlerin yıllara yayılan sivil savaş taktikleriyle tam da kendi istekleri gibi şekillenmişti artık. Sermaye dağılımının henüz tam olarak netleşmediği ülkemizde en büyük zenginliklerden biri de elbetteki doğal zenginlikler ve gen kaynaklarımızdır. Tohumculuk Yasası ile de bu zenginliğin de yabancılaşmasının daha doğrusu ABD kökenli çokuluslu sermayeye teslimi işleminin sonlarına yaklaşan bir aşaması da gerçekleşmişti artık.

Teknolojik gelişmeler ve yeni öğrenilen her bilgiden, önce yapay bir ihtiyaç oluşturup sonra buna yönelik ürün çıkararak her kesimin her kuruşunu alma hedefinde yararlanan kapitalizm, dünya nüfusunun artmasını, açlığı ve çevresel sorunları ihtiyaç olarak lanse ederek bunlara çözüm olarak GDO lu ürünleri çoktan sunmaya başlamıştı.

Oysa ihtiyacı karşılayacak ürün pek çok benzeri gibi sunulan değildi. Açlığı önleyecek, daha az tarım ilacı kullanımı ve daha ekonomik üretim sağlayacak reçetedeki ilacın GDO lar olmadığı kısa sayılacak bir süreçte anlaşılmış yada en azından bu sözüm ona ilaç inandırıcı bulunmamıştı. Tıpkı susuzluğa çarenin kola denen ne idüğü belirsiz gazlı içecek olmadığının anlaşılması gibi.
Ancak güç unsurlarıyla mücadele elbette kolay değildi; güç -günümüzde sermaye hakimiyetinden gelen güç- yandaş bulmakta zorlanmıyordu. Tartışmaları da yönlendirmede etkiliydi. Hatta siyaseti belirleyen bu kökü dışarıda sermaye gücü karşıtlarını bile kendi lehine kullanabilme becerisini gösterebiliyor artık.
Tartışmalara bilen bilmeyen herkesin dahil olması bu durumun en açık göstergesi. Bir bakıyorsunuz bir toksikoloji uzmanı saatlerce gündemin odağına oturmuş görüş açıklıyor diğer yanda sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen GDO yanlısı hep aynı isimler 'Bilim Adamı!' kimliğiyle bilimin 'Şüphecilik' prensibini görmezden gelerek net beyanlarla 'çok yararlı, her eve lazım' tarzında açıklamalar yapıyor bu karmaşa içinde ,biyolojik çeşitlilik ve gen kaynaklarımızın uzun vadeli riskleri, sağlığa yararlı- zararlı tartışmaları içinde anılmaya bile fırsat bulamıyor. Hiç kimse, başta Sabancı Üniversitesi'nde çalışan GDO ların yılmaz savaşçısı ve bu konuyla ilgili her TV programının starı bir profesörün Monsanto ile ilişkilerini araştırmıyor ( bir ilişki var demiyorum haa.. araştırılmalı diyorum) , bu ismin ulusalcı sol gazete olarak bilinen Cumhuriyet'te yazarken GDO karşıtı ve Devletimizin Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden solculuğu da su götürmez bir hocamın dinci ve aşırı milliyetçi yayın organlarında gözükmek durumunda kalmasını sorgulamıyor.
Sonra ne oluyor? Kendini her gazeteci sayan birileri çıkıp GDO karşıtı meslek odası ve sivil toplum örgüt temsilcilerinin de aralarında olduğu yurtseverleri neredeyse faşist ilan etmeye kadar götürüp yanında bir de 'Aslında ben de karşıyım' diyebiliyor. At izi ile it izinin birbirine karıştığı toz duman bir ortamda kamuoyunun doğru bilgilenmesi hedefleniyor güya.
İlgili meslek odaları karşı , çiftçi örgütleri karşı, çevre örgütleri karşı, tüketici örgütleri karşı pek çok bilim adamı karşı o halde soralım: Bu ısrar niye? Üstelik çıkan yönetmelik mürekkebi kurumadan ertelenirken, bu işlerin anayasası olacak olan Biyoteknoloji Yasası gündeme bile alınmazken, laboratuvar ve hiçbir denetim altyapınız yokken…

Tartışmalar neredeyse öyle bir sulandırılma noktasına geldi ki iş medyanın da desteği ve sayesinde 'Ergenekonvari' bir hal almaya başladı. Bu da medyanın ihtiyaç yaratıp ürün sunma tarzı işte.
Monsanto ve Sygenta'nın dünyada en çok tarım ilacı ve aynı zamanda GDO lu tohum üreticisi firma oluşları bile düşündürmeye yeterli bir nokta değil mi?
Kökümüzü kurutuyorlar, haberimiz olamadan .Bir yerlerde henüz okuduğum bir sözle bitireyim: ' Kurumuş kökten yaprak yeşermez.'