Her mesleğin kendine ait zorlukları, beklentileri birbirinden ayrıdır. Ancak bazı meslekler vardır ki, yetiştirdiği kişilerin hayatlarında derin izler bırakması nedeniyle çok önemlidir. Öğretmenlik, eğitmenlik, bizim üniversitelerimizde hitap ettiğimiz şekliyle 'hocalık' işte bu meslek gruplarından biridir.
İnsan, eğitmen olmayı seçtiği zaman, ilk yıllarda bunun çok farkında değildir. Zaman içerisinde, mesleği sevdikçe, çevrede mezun olduğu öğrenciler arttıkça, hatta sevilip-sayıldıkça bu duyguyu daha yoğun bir şekilde anlamaya başlar.
Oğlum Cem'in yıllar önce bana: 'biliyor musun, sen çok dikkat etmelisin, sadece tek bir sözün bir öğrencinin hayatında ciddi değişikliklere neden olabilir' demişti. Ben de ona:' o kadar da değil, nasıl yani?' dediğimde başlamıştı bile çoktan anlatmaya… Örneğin bir gün öğrencin yanına gelerek sana: 'ben yatırım yapmak istiyorum bu şehirde, şu konuda ' dediğinde sen başlasan: 'aman efendim, bu nasıl bir konu, hiçbir işe yaramazdesen, ve başka bir şeyler önersen' ve bu öğrencin bu nedenden dolayı düşündüğü fikri gerçekleştirmekten vazgeçse, ve başarısız olsa bunun sorumlusu sen olacaksın' dedi.
Ben itiraz etmeye çalışsam da, o bir eğitmen olarak benim konuştuğum her konuyu çok dikkatli seçmem gerektiğini bana açıklamaya çalıştığı için, senaryosuna şu şekilde devam etti. 'Eğer ki, bu öğrencin kendi düşüncelerini o şehirde gerçekleştirseydi, belki kısa bir sürede bir fabrika kuracaktı, kurduğu fabrikadaki ürünlerini önce İstanbul'a sonra da yurt dışına satmaya başlayacaktı. ABD pazarında çok başarılı bir marka olacaktı, hatta Japon Borsası'nda dikkate alınan hisse senetleri olacaktı'
Cem'in yapmış olduğu kurgu biraz ütopik gelse de aslında bir 'Kelebek Etkisi' gibiydi. Ya bu olsaydı, şu olurdu misali… Eğitmenlik de işte böyle bir şey. Siz bir öğrencinin kalbine dokunuyorsunuz, onu etkiliyorsunuz. Lider de olabilir, köle de olabilir onu şekillendiriyorsunuz.
Bunu fark etmek benim çok işime yaradı. MİRAS olarak bırakacağım en önemli hediyenin, aslında hem insanlık için hem de toplum için bu olacağına karar verdim. Yüzümdeki gülümsemenin bana bir hediye olduğunu ve bütün kalplere girerken çok önemli bir dokunuş aracı olduğunufark ettim. Yıllar içerisinde pek çok kuruma, işletmeye, mahalleye girerken aslında kelebek etkisinin insanlar üzerindeki etkisini dikkate alarak 'umut yolculuğuna çıkan her yolcuya' bir 'merhaba' demeyi ilke edindim.
Eğitmenlikte 'rol modelliği' çok önemlidir. Rol modeli olmaya çalışırken aslında sana bunu bir terzinin diktiği bir elbise gibi kimse size 'hazır giyim' sunmaz. Siz etrafınıza bakarsınız, kendinize benzeyen kişileri seçersiniz. Çevrenizdeki insan sayısı çok ise, yada çeşitlilik fazlaysa şansınız çoktur. Anlama, hissetme beceriniz var ise de, bu modele benzemeye çalışırsınız. Yoksa vay halinize. Ruhsuz, işlerini sevmeyen, mutlu olmayı bilmeyen bir dolu insanı kopyalar ve bunları model alarak işe soyunursunuz.
Ve daha kötüsü, aynı size benzeyen kişiler yetiştirirsiniz. Hep evet diyen, sorgulamayan, cici, sakin çocuklar yetiştirmeye çalışırsınız. Size benzemeyen kişileri eleştirir, herkesi aynı tuğladan yapılmış ev ve biriketlere benzetirsiniz.
Bunları düşündüğüm zaman bile sıkıntıya kapılıyorum. Çünkü çevremde 'Sokratvari Eğitim' veren kişi sayısı o kadar az ki. Ama ne yaparsınız diyerek Türkiye gerçeğini dikkate alarak, üniversite sıralarında bile öğrencilerime 'yeni doğrular' göstererek tutum ve davranış değişikliğine götürmeye çalışıyorum.
Bu duygularım size benzer gelmiş olabilir. Bize hep 'baş sallamayı öğreten eğitim sistemine' kaçınız acaba karşı çıktı? KORKU KÜLTÜRÜNE ne kadar takıldınız. Suçlu olmaktan ziyade, dışlanmış kalmaktan ziyade, kaçınız BİZ BURADAYIZ ve korkmuyoruz diyebildiniz?
Kesinlikle bir ülkede HATA KÜLTÜRÜyada KORKU KÜLTÜRÜ'nün yaratılmasına yada sorgulanmadan kabul edilmesine neden olan bir sistem içinde yaşadığımızın farkında mısınız? Bana bazen eğitim verdiğim yerlere 'Hocam, siz hiç profesöre benzemiyorsunuz?' dediklerinde gülüyorum. Ve onlara dönerek 'ben ÇILGIN BİR PROFESÖRÜM' diyorum. Sonra başlıyorum gülmeye, çılgın insanların da profesör olabileceklerini hatta dahi, yaratıcı, şair, ressam olabileceklerini söylüyorum.
Hata ve korku kültüründe insanlar hata yapmaktansa hiçbir şey yapmamayı tercih ederler. Risk bile alamazlar. Halbuki risk almadan yeni bir şeyler bulunamaz ki.. Keşfedilemez ki… Sonuç ne mi, herkesin parmağını kaldır dedikleri bir ortamda, parmağını kaldıran: indir dediklerinde indiren: sus dediklerinde susan bireyler yetiştirmiş oluruz.
Kaybeden kim mi? Öncelikle toplum, insanlık ve kişinin kendisi. Özsaygısı düşük bireyler yetiştiren eğitmenlere sesleniyorum:
'Lütfen arkanızda bırakacağınız en güzel miras sizin gibi düşünen kişileri yetiştirerek gittiğiniz andır'. Ben, bazı öğrencilerimin söylediği gibi nice 'MELTEMLER' bırakarak bu dünyadan giderken, çok özel bir görevi yerine getirmiş olacağım. Bir ülkede, ya 'yenilikçi kültür' yaratılır, ya da 'sürü kültürü' onu öyle bir etkiler ki; herkes biraz unvanı büyük olan kişinin eteklerinin altına saklanır.
Bu da hiç istenmeyen bir durumdur. Sizce?
Her mesleğin kendine ait zorlukları, beklentileri birbirinden ayrıdır. Ancak bazı meslekler vardır ki, yetiştirdiği kişilerin hayatlarında derin izler bırakması nedeniyle çok önemlidir. Öğretmenlik, eğitmenlik, bizim üniversitelerimizde hitap ettiğimiz şekliyle 'hocalık' işte bu meslek gruplarından biridir.
İnsan, eğitmen olmayı seçtiği zaman, ilk yıllarda bunun çok farkında değildir. Zaman içerisinde, mesleği sevdikçe, çevrede mezun olduğu öğrenciler arttıkça, hatta sevilip-sayıldıkça bu duyguyu daha yoğun bir şekilde anlamaya başlar.
Oğlum Cem'in yıllar önce bana: 'biliyor musun, sen çok dikkat etmelisin, sadece tek bir sözün bir öğrencinin hayatında ciddi değişikliklere neden olabilir' demişti. Ben de ona:' o kadar da değil, nasıl yani?' dediğimde başlamıştı bile çoktan anlatmaya… Örneğin bir gün öğrencin yanına gelerek sana: 'ben yatırım yapmak istiyorum bu şehirde, şu konuda ' dediğinde sen başlasan: 'aman efendim, bu nasıl bir konu, hiçbir işe yaramazdesen, ve başka bir şeyler önersen' ve bu öğrencin bu nedenden dolayı düşündüğü fikri gerçekleştirmekten vazgeçse, ve başarısız olsa bunun sorumlusu sen olacaksın' dedi.
Ben itiraz etmeye çalışsam da, o bir eğitmen olarak benim konuştuğum her konuyu çok dikkatli seçmem gerektiğini bana açıklamaya çalıştığı için, senaryosuna şu şekilde devam etti. 'Eğer ki, bu öğrencin kendi düşüncelerini o şehirde gerçekleştirseydi, belki kısa bir sürede bir fabrika kuracaktı, kurduğu fabrikadaki ürünlerini önce İstanbul'a sonra da yurt dışına satmaya başlayacaktı. ABD pazarında çok başarılı bir marka olacaktı, hatta Japon Borsası'nda dikkate alınan hisse senetleri olacaktı'
Cem'in yapmış olduğu kurgu biraz ütopik gelse de aslında bir 'Kelebek Etkisi' gibiydi. Ya bu olsaydı, şu olurdu misali… Eğitmenlik de işte böyle bir şey. Siz bir öğrencinin kalbine dokunuyorsunuz, onu etkiliyorsunuz. Lider de olabilir, köle de olabilir onu şekillendiriyorsunuz.
Bunu fark etmek benim çok işime yaradı. MİRAS olarak bırakacağım en önemli hediyenin, aslında hem insanlık için hem de toplum için bu olacağına karar verdim. Yüzümdeki gülümsemenin bana bir hediye olduğunu ve bütün kalplere girerken çok önemli bir dokunuş aracı olduğunufark ettim. Yıllar içerisinde pek çok kuruma, işletmeye, mahalleye girerken aslında kelebek etkisinin insanlar üzerindeki etkisini dikkate alarak 'umut yolculuğuna çıkan her yolcuya' bir 'merhaba' demeyi ilke edindim.
Eğitmenlikte 'rol modelliği' çok önemlidir. Rol modeli olmaya çalışırken aslında sana bunu bir terzinin diktiği bir elbise gibi kimse size 'hazır giyim' sunmaz. Siz etrafınıza bakarsınız, kendinize benzeyen kişileri seçersiniz. Çevrenizdeki insan sayısı çok ise, yada çeşitlilik fazlaysa şansınız çoktur. Anlama, hissetme beceriniz var ise de, bu modele benzemeye çalışırsınız. Yoksa vay halinize. Ruhsuz, işlerini sevmeyen, mutlu olmayı bilmeyen bir dolu insanı kopyalar ve bunları model alarak işe soyunursunuz.
Ve daha kötüsü, aynı size benzeyen kişiler yetiştirirsiniz. Hep evet diyen, sorgulamayan, cici, sakin çocuklar yetiştirmeye çalışırsınız. Size benzemeyen kişileri eleştirir, herkesi aynı tuğladan yapılmış ev ve biriketlere benzetirsiniz.
Bunları düşündüğüm zaman bile sıkıntıya kapılıyorum. Çünkü çevremde 'Sokratvari Eğitim' veren kişi sayısı o kadar az ki. Ama ne yaparsınız diyerek Türkiye gerçeğini dikkate alarak, üniversite sıralarında bile öğrencilerime 'yeni doğrular' göstererek tutum ve davranış değişikliğine götürmeye çalışıyorum.
Bu duygularım size benzer gelmiş olabilir. Bize hep 'baş sallamayı öğreten eğitim sistemine' kaçınız acaba karşı çıktı? KORKU KÜLTÜRÜNE ne kadar takıldınız. Suçlu olmaktan ziyade, dışlanmış kalmaktan ziyade, kaçınız BİZ BURADAYIZ ve korkmuyoruz diyebildiniz?
Kesinlikle bir ülkede HATA KÜLTÜRÜyada KORKU KÜLTÜRÜ'nün yaratılmasına yada sorgulanmadan kabul edilmesine neden olan bir sistem içinde yaşadığımızın farkında mısınız? Bana bazen eğitim verdiğim yerlere 'Hocam, siz hiç profesöre benzemiyorsunuz?' dediklerinde gülüyorum. Ve onlara dönerek 'ben ÇILGIN BİR PROFESÖRÜM' diyorum. Sonra başlıyorum gülmeye, çılgın insanların da profesör olabileceklerini hatta dahi, yaratıcı, şair, ressam olabileceklerini söylüyorum.
Hata ve korku kültüründe insanlar hata yapmaktansa hiçbir şey yapmamayı tercih ederler. Risk bile alamazlar. Halbuki risk almadan yeni bir şeyler bulunamaz ki.. Keşfedilemez ki… Sonuç ne mi, herkesin parmağını kaldır dedikleri bir ortamda, parmağını kaldıran: indir dediklerinde indiren: sus dediklerinde susan bireyler yetiştirmiş oluruz.
Kaybeden kim mi? Öncelikle toplum, insanlık ve kişinin kendisi. Özsaygısı düşük bireyler yetiştiren eğitmenlere sesleniyorum:
'Lütfen arkanızda bırakacağınız en güzel miras sizin gibi düşünen kişileri yetiştirerek gittiğiniz andır'. Ben, bazı öğrencilerimin söylediği gibi nice 'MELTEMLER' bırakarak bu dünyadan giderken, çok özel bir görevi yerine getirmiş olacağım. Bir ülkede, ya 'yenilikçi kültür' yaratılır, ya da 'sürü kültürü' onu öyle bir etkiler ki; herkes biraz unvanı büyük olan kişinin eteklerinin altına saklanır.
Bu da hiç istenmeyen bir durumdur. Sizce?