Beni bilenler, bu köşeyi takip edenler ve-veya-hatta ru'be ru(1) görüşüp sohbet ettiğim cümle ehibba(2) bilir ki; yazarken dolaylı yolları tercih eder, bu tarik(3) ile düşüncelerimi ifade etmeye çalışırım.
İma yolu nedense eğlenceli, bir o kadar da sınırsız gelir bana. 'Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla' usulünce konuşmak ve yazmak edebiyatımızda geleneksel bir yoldur da aynı zamanda. Bu yüzden hiciv ve fıkra en sevdiğim edebi usullerdendir.
Hele bir de konuşur gibi yazılmışsa yazar, anlaşılır ve samimi cümleler varsa işin içinde; okuyucuyla arasında duvarları yıkmışsa işte o zaman değmeyin keyfime. Ahmet Turan Alkan, Selahattin Duman ve Engin Ardıç bu yüzden doyurur beni… İşte bu sebeple onlara benzemek ister, onlar gibi yazmayı tercih ederim.
MHP İzmir'in il kongresini de yazacağım. Fakat bu yazıda okuyucularım, kongre sürecinde neler olduğunu, sürecin nasıl işlediğini ve nasıl bir mücadele yaşandığını bulamayacaklar... Çünkü mesele bu değildir. Meseleye bu gözle bakan bizce zarardadır da zaten.
Kazançlı olan nedir pekiyi? Hakikatin peşine düşmektir diye bilirim. Öyleyse hakikat nedir sorusuna muhatap olacağımı bilerek; 'ALLAH bilir' Cevabını hemen verebilirim.
Gerçekten de 'hakikati' gerçek manada kuşatan ve bilen ancak Allah'tır!
İşte bu yüzden iki cihan serveri efendimiz Muhammed Mustafa da 'Rabbim bana eşyanın hakikatini göster' duasını çokça etmiştir.
Halbuki efendimizin (S.A.V) ism-i sıfatlarından biri 'sıdk' tır. Yani 'doğru olan, gerçekçi olan; doğruyu gören, doğruyu bilen ve doğruyu yapan' manasındadır. O hayatı boyunca doğruyu görmüş, doğruyu söylemiş ve doğruyu yapmıştır! Aksi de düşünülemez. Bununla birlikte Efendimiz gibi diğer bütün peygamberler de doğruluk üzerine gelip, yine doğruluk üzerine vazifelerini yapmışlardır.
Burada durup tekrar 'hakikat' meselesine gelelim… Habibullah Efendimiz 'sıdk' sıfatına nail olmasına karşın ve dahi Rabbimize onca yakınlığına rağmen niçin defahatla bu duayı etmiş, eşyanın hakikatine vakıf olmayı Rabbinden istemiştir?...
Doğruluğun başka, hakikatin başka bir kavram olduğunu anlayabilmiş olsam da, Efendimizin (S.A.V) buradaki kastını bunca acziyetimle ve bulunduğum hal üzerine hiçbir zaman öğrenemeyeceğim(!)
Ama bildiğim bir şey var ki, gözümle gördüğüm, kulağımla işittiğim ve şahit olduğumu sandığım birçok olayın 'hakikati' benim görüp, duyup, şahit olduğum gibi değildir!
Çünkü ben bütün varlığımla aciz, meseleleri hakkıyla kavramaktan uzak ve de kısıtlı duyu organlarına sahip biriyim.
Esasen de böyledir. Mesela doğruyu söylediğine inandığınız beş arkadaşınızı, bir olay karşısında dinleyin. Göreceksiniz ki beşinin de yorumu ve şahadeti başka başka olacaktır. Yani beşinin de algılama, kavrama ve yorumlama kapasitesi farklıdır. Neticede değişik sonuçlar verirler… Bu onların yalan söylediğini, hain olduğunu ve müfteri olduğunu göstermez. Böyle bir kanaatiniz varsa yanılgıdasınız da denilebilir.
Dedik ya 'hakikat' i bilmek ancak Allah'a mahsustur.
Pekiyi, herhangi bir olay karşısında bir grubu tercih etmek zorunda kalan ortalama insanlar olarak biz ne yaparız?
Elbette inandığımız, kendimiz gibi olduğunu düşündüğümüz ve hedeflerimizi paylaştığımız birileriyle birlikte olmayı tercih ederiz.
Bu yanlış bir davranış biçimi midir? Hayır. İhanet midir? Yine hayır.
Öyleyse ne diyebiliriz?
'İstek ve beklentilerimize göre, istediğimiz insanlarla birlikte olabiliriz' demektir. Bu bizim ihanet içinde olduğumuzu, çevremizdeki insanlara yalancılık yaptığımızı ve diğerlerine iftira attığımızı göstermez.
Biz duyu organlarımız ve müşahedelerimizle tuttuğumuz tarafın doğru olduğuna inanırız. Bu sebeple tercihimizi bu yönde yaparız. Hepsi o kadar?
Acaba bu davranışımız, yani 'doğru olduğunu düşündüğümüz' sebepler silsilesi 'hakikati' bildiğimizden mi kaynaklanır?
Elbette hayır.
Biz sadece kendi kapasitemizle kavradığımız inançlarımızın hakikat olduğunu düşünürüz, işte o kadar!
Eee, öyle ise olayları, meseleleri ve kişileri tam manasıyla bilmediğimiz halde ne diye karşımızda olanları düşman diye addederiz, niye onları hain ve yalancı sınıflamasına tabi tutarız?...
Ve neden kendi inançlarımızı, kendi vehimlerimizi(4) ve kendi 'zan'(5) larımızı hakikat diye etrafımızdakilere dayatırız?...
Bunun cevabını okuyucuya, yani sizlere bırakıyorum!...
Hülasa, MHP İzmir İl Teşkilatının 10. Olağan İl Kongresinde iki liste yarışmış nihayetinde Necat Karataş'ın listesi delegenin kahır ekserisinin teveccühü ile kongreyi kazanmıştır. Karataş'ın kazanmasında birçok zahiri(6) sebep olduğu gibi, batîni(7) sebepler de vardır.
Bunda yenilen tarafın üzülmesine, kazanan tarafın da sevinmesine gerek yoktur. Çünkü mesele aynı zamanda bir dava meselesidir. Ve bu davanın muzafferiyetinde sorumluluk herkesindir, bir kişinin değildir.
Yenilmesi gereken bir düşman vardır. O da birbirimiz değil, karşımızda olanlardır. Kim bilir belki de 'hakikat' budur!
Okuyucuya Özel Not: Tam bu konuyla ilgili bir film var ki izlemenizi hararetle istiyorum. 'Bakış Açısı' aldı, 2008 yapımı olan bu filmin yönetmeni Pete Travis. Gerçekten müthiş bir kurgu. Tüm DVD ve VCD satış noktalarında bulabileceğiniz bu film gerçekten bir senaryo harikası. Bir olay, kaç ayrı kişinin yorumuyla farklı hale geliyor, işte burada çok daha iyi anlaşılıyor… Lütfen izleyin.
Yazarın Dipnotları:
1) Ru be ru: Ru, eski dilde yüz, çehre demektir. Yüz yüze olarak kullandık.
2) Ehibba: Yakın arkadaş dost, ahbap
3) Tarik: yol
4) Vehim: Kuruntu, işkil
5) Zan: Sanı
6) Zahiri: Görünen, görünürdeki
7) Batîni: İç, saklı manasındadır. Gizli, görünmeyeni ifade eder.