Mavi Marmara olayı, ta başından beri eksik, bazı bakımlardan yanlış okunmuş bir olaydır.
Olayın gerçekleştiği 31 Mayıs 2010'dan bu yana üç yıla yakın bir zaman geçti. O gün bugündür, bu konuda farklı, geniş bir araştırma ya da yorum yakalayamadım.
Bu olayda en başta dikkat çeken şey bence şuydu: Ülkelerin resmi yardım kurumları vardır. Hıristiyan toplumlarında Kızılhaç, Müslüman toplumlarında Kızılay muhtaçlara, afetzedelere, kazazedelere, muhtaçlara, vb. yardım işini üstlenmiştir. Mavi Marmara'daki yardım malzemelerini ulaştırma görevini, Gazze'deki İsrail ambargosu ayan beyan ortadayken, neden Kızılay üstlenmemiş ve yürütülecek resmi görüşmelerle, gerçekten insani bir görev olarak devletin öncülüğünde ve sorumluluğunda bu malzemeler Gazze'deki mağdur ve mazlum insanlara gönderilme yoluna gidilmemiştir? Akla gelmesi gereken ilk soru budur ama böyle bir soru soranı ne gördüm, ne duydum.
Bilindiği gibi, Mavi Marmara ve beraberinde Türkiye'den yardım malzemeleri ve 'yardımsever'lerden oluşan 800 yolcuyla kalkan gemiler, İHH İnsani Yardım Vakfı adlı bir gönüllü kuruluşunun sahipliğinde ya da emrinde yola çıkmıştı. Mavi Marmara, bu kuruluşun 800.000 dolara satın aldığı bir gemiydi. Komor Adaları devletinin bayrağını taşıyordu; Türk bandıralı değildi. Toplanabilen ön bilgiler bile bu işte hayli 'çöpel' bulunduğunu gösteriyor. Sözgelimi bu gemi, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi karasularından geçerken Komor Adaları bayrağı takarken, uluslararası sularda Türk bayrağı çekmişti.
Gemi yola çıkmadan bazı siyasilerin, milletvekillerinin filan gönüllülerle birlikte gemide olacağı yönünde beklentiler vardı. Son anda bunlar vazgeçtiler. Ötekilere 'Yürüyün arkadaşlar!' diye gaz verip çekildiler. Kendileri binmediğine göre, geminin ve gemidekilerin karşılaşabilecekleri tehlikeler tahmin ediliyor olsa gerekti ki, böyle davrandılar. İyi ama, gitmeye kendi yüreğin yetmiyorsa, ötekileri niye gönderiyorsun?
Öte yandan, olay, İsrail karasularında değil, uluslararası sularda, kıyıdan 72 mil içerde gerçekleştiği için İsrail'in saldırganca tutumunun sığınacak mazereti yoktur. Hele hele gemideki yolculardan dokuzunun öldürülmesi, baskının kanlı bir şekilde son bulması, affedilir şey değil.
Bu konuda, Cavid Abdullahzade'nin 'Mavi Marmara Olayı: Uluslararası Hukuku Ne Kadar Biliyoruz?' başlıklı yazısı, hukuksal işleyişi açık seçik ortaya koyuyor, tazminat dahil! Atıp tutmalarla hukuksal gerçekler pek örtüşmüyor. Buna göre eşit konumdaki devletlerden birinin, ötekinin ilgili ve yetkililerini yargılamaları, hele hele mahkûm etmeleri mümkün değil. Uluslararası yargıçlar ise, bazı ülkelerdeki(!) gibi 'emre amade' gugukçulara hiç mi hiç benzemiyor!
Bir de, madalyonun öbür yanına bakmak gerek: Gazze'deki yoksul halkın arasına, daha doğrusu yerleşim alanlarının içine yerleşen ve orada yönetimi elinde bulunduran HAMAS, geçmişte terör örgütü olarak pek çok katliamda bulunmuş bir oluşum. Arkasında bıraktığı pek çok ölü ve yaralı var. Önceleri hayır hasenat işleri, yoksullara yardım gibi son derece 'insani' işler yapmak amacıyla yola çıktığı biliniyor. Böylece gönülleri fethettikten sonra, silahlı örgüte dönüşerek, terörden beslenir ve terörü besler bir örgüt haline gelmiştir. Sonunda el Fetih'in ve Yaser Arafat'ın dahi karşısına dikilmiştir. Yoksul halk kesimlerinin bulunduğu yerleşim alanlarının içine konuşlanması; bu konudaki kararlılığı ve acımasızlığı besbelli olan İsrail'in her saldırısında sivillerin, özellikle de çocuk ve kadınların –istenmese bile- öldürüleceğini kestirmenin, bu yolla dünya kamuoyunu etkilemenin ön hesabı sonucu olmasın? Olaylara biraz nesnel bakınca durum daha iyi görülebilir. Şimon Peres, Gazze'den kendilerine fırlatılan roket sayısının 7000 olduğunu söylüyor. Bu tarihi özrün 'ön koşulu' olarak da Hamas'ı gösteriyor. Filistin yönetimi ise, 'özür'le ortaya çıkan durum karşısında, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın Gazze'ye yapacağı ziyarete de karşı çıkıyor, Hamas'ın bağımsız bir yönetim olmadığını belirterek tavır koyuyor. 'Olay'ı neresinden tutarsanız tutun, doğrularla yanlışların birbirine karıştığı karmaşık bir yumak buluyorsunuz avucunuzda..
Hamas'ın yükselişine bakarsak, İslamcı örgütlerin çıkışlarında böyle bir geleneğin olduğunu kolayca görebiliriz. Mısır'da zaman zaman suikastlar düzenleyen Müslüman Kardeşler örgütü de önce özel camilerde, kuruluşlarda ve vakıflarda, yoksul halk kesimleri arasında örgütlenerek varlığını pekiştirmiştir. Bizde aynı yolla var olup, sonra da 'malı götüren' Deniz Feneri e. V. İse şu ana kadar yalnız götürdüğüyle kalmış daha masum(!) bir kimlik arzetmektedir. Bir gün, bizim buralarda da o tür silahlı örgütler ortaya çıkarsa, Deniz Feneri e V. ve başka soygunlarda 'kaldırılan mal'ın nerelere gittiğinin iyi araştırılması gerekecektir diye düşünüyorum.
Bir hafta ya da on gündür ağızlarda çiğnenen sakız olan Netanyahu'nun, Obama'nın araya girmesi ya da zorlamasıyla 'özür dilemiş' olması nedeniyle, bizim başbakanın başına zafer tacı giydirilmek isteniyor.
Dışarıda çok çeşitli yorumlar var.
Hamas Dışişleri Bakanı Mahmud Ez Zahar, 'Türkiye bu özrü kabul etmemeliydi,' demiş. İsrail'e hiçbir zaman barışmayacaklarını da sözlerine eklemiş. İyi, Türkiye, Hamas'ın kuyruğuna takılacak ve sonsuza kadar sürecek bir düşmanlık edinecek demek ki.
Gemide bulunanlardan, eski Alman Sol Parti Milletvekili Norman Paech, 'Bu bir taktik uygulamadır,' demiş. Arkasında geleceğe yönelik bir tuzak olduğunu düşünüyor ama onun sözlerinde, İsrail düşmanlığının peşin hükmünün saklı olduğu da hemen seziliyor.
Mavi Marmara ile ilgili özrün, gerçekten taktik adım olduğu su götürmez ama nasıl bir taktik?
Büyük Ortadoğu Projesi'nin büyük örümceği ağlarını örerken, iki küçük örümceğin ağda bıraktıkları eksiğin neden olduğu deliği onarma ve küçük örümcekler arasındaki sorunu gidererek, aralarındaki işbirliği ve dayanışmayı yeniden kurma ve geliştirme taktiği demek hiç yanlış olmaz. Çünkü öncelikle Suriye'nin işini bitirmek ve o defteri dürüp bir kenara koymak peşinde bu 'BOP'stil' amcalar. Sonra, herhalde sıra İran'a gelecek…
Büyük Ortadoğu Projesi'nin 'eşbaşkan'ı, yarın öbür gün İsrail'den ya da İran'dan atılacak bir füzeyle kendisini ve tabii asıl ülkesini, yani ülkemizi, büyük bir alev topunun ortasında bulmayacak mıdır? Böyle bir oldubittiyle karşı karşıya kalınmayacağının garantisi var mıdır? Bunun hesabı yapılmış mıdır? Şu bilinmelidir ki, teslimiyetçi dış politikayla varılacak nokta, başkalarının kuracağı tuzakların kurbanı olmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Malatya'ya, şuraya buraya kondurulmuş Patriot'lar, komşu ülkelerden kalkacak füzeleri engelleyebilirlerse nelerin, engelleyemezlerse nelerin olacağı asla kestirilemez. Demem o ki, sözcük anlamı 'vatansever' olan Patriot'ları –NATO adına- oraya dikmekle alınacak belalardan ülkemizin nasıl korunacağını bilmiyoruz.
Oysa bilinmesi gereken şudur: Hristiyan Batı'nın ağababalarının güdümünde bazı Müslümanlarla birlikte, başka Müslümanlara karşı 'cihat' açmak, zoraki ve uyduruk bir özrün ardından İsrail'le, ABD ile, öteki Batı devletleriyle bu yolda kader birliği etmek, ne 'vatansever'liğe sığar, ne de Müslümanlığa! Bu, emperyalizmin maşalığından başka bir şey değildir. Söz konusu özür ise, kamuoyunu yanıltmaya yönelik basit bir gösteridir. Aslolan, onların kendi 'büyük' amaçlarına hizmettir, o yolda ilerlemektir.
Mavi Marmara ise, ortaya konan müsamerenin saçma sapan bir figürüdür. Özür de bir replik...

LAF TORBASI
İcada Kredi
'Göster icadı, kap krediyi' diyor gazete.
İşletmeler ve girişimci şahıslar patentlerini bankalarda teminat olarak gösterebileceklermiş.
Desenize, Zihni Sinir köşeyi döndü…
'Yerli oto=İntihar'
Jantta Avrupa devi CMS'nin patronu, 'Yerli oto=İntihar' buyurmuş.
Biz başka türlü çok intihar ettik patron; bir de böyle etsek ne çıkar!
Korkma! Biz bir intiharla ölmeyiz.
Obama'nın Sesini Özlemiş
Başbakan, Obama'nın sesini özlediğini söylemiş.
Bir de sesi kısılan halkının sesini özlese…
'Akil Adamlar'a Soru
Ülkemizda akıl almaz işler oluyor. Bu, o kadar böyle ki, içinde tüm hükümet üyelerinin de bulunduğu –sanki bunları seçerek bir 'akılsızlar topluluğu' oluşturmuşuz gibi- Türkiye Büyük Millet Meclisi yetmiyor; 'akil (akıllı) adamlar'dan bir kurul oluşturuluyor.
'Allah'ım, bizim aklımızı koru!' diyorum.
'Akil (akıllı) adamlar'a ise bir sorum var: Bütün Türkiye ve dünya Öcalan Abdullah'ın, öcünü almışların rahatlığıyla ileri sürdüğü koşullarını ve önerilerini dinledi. Çoğu uygulamada zaten. Peki, bizi temsil edenler o 'istişare ve müzakere'lerde ne dedi?
Önce bu soruyu yanıtlayın, sonra işe başlayın, olur mu 'akıllılar'ım!
'İrfan, İzan…'
Diyanet İşleri Başkanı: 'İzmir'in farklı bir dindarlığı var. Bu dindarlığın irfan geleneğine ihtiyacı var. O nedenle irfan geleneğinden geçmiş birinin İzmir'e müftü atanması tesadüf değil,' buyurmuş.
Açtım sözlüğü, bir kez daha baktım, 'irfan'ın anlamına. Şöyle: 1. Bilme, anlama, kültür. 2.Bilgi, deney ve deneyle oluşan zihin olgunluğu. 3. Gerçeğe ulaştırıcı gücü seziş.
'Bilgi, deney ve deneyle oluşan zihin olgunluğu' dendiğine göre, bu sözlerin öncelikle 'irfan geleneğiyle' bir ilgisi yok.
Daha kötüsü, 'izan' geleneğiyle de…
***
Kaptığı koltuğun şımarıklığıyla İzmir'e, İzmirlilere dil uzatan bu hoca efendiye Yunus dörtlüğüyle seslensek, bilmem ki, irfanı ve izanı yeter mi?
'İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır?'
'Zılgıt, Halay…'
Gönül Soyoğul köşe yazısına şu başlığı koymuş:
'Diyarbakır zılgıt/halay çekiyor; ya İzmir?'
O da boyuna zılgıt yiyor!