Ne kadar farkındayız bilemiyorum!
Türkiye’’nin siyasi ikliminde meydana gelen aşırı ısınma, en çok bilimi ve onun asıl kökü olan üniversitelerimizi kuruttu.
Ülkemiz, bitmek bilmeyen siyasi tartışmaların merkezinde, sadece enerjisini tüketmiyor, acilen çözülmesi gereken sorunlarından da uzaklaşmışa benziyor.
Bunlarına başında ise üniversitelerimiz geliyor.
Dünya üniversiteleri, kendi ülkelerini sanayi sonrası topluma, kısacası ’“bilgi çağına’” çoktan hazırladı. Türkiye, bilgi ekonomisini algılamaktan uzak, dar bir alanda patinaj yapıyor. Çünkü Üniversitelerin idari, mali ve geleneksel yapısı, onları bilimsel bir rekabetin içine sürüklemiyor.
Bu durum, toplumu geleceğe hazırlayacak Üniversiteleri, gerçek anlamda bilimsel kurumlar haline getirecek akademik özgürlüğün de dışında tutuyor.
Üniversiteler birer ticarethane, öğrenciler ve hastalar birer müşteri, bilim adamaları ise birer esnafa dönüştürülmüş.
Üniversitelerin ana ürünü olan bilim ise üretilmiyor. Bizler, başka ülkelerin bilimini tüketerek geleceğe tutunmaya çalışıyoruz. ’“Kopyala-yapıştır la’” 80 milyonluk ülkeyi nasıl bilgi toplumuna dönüştüreceğiz?
12 Eylül askeri darbesi ve YÖK’’un kurulmasıyla başlayan süreç, daha da yozlaşarak devam ediyor.
O dönemin tanığı olarak ’“ 12 Eylül darbesinin vurduğu yerde hala duruyoruz’” desem haksızlık yapmış olmam.
Sadece bir örnek vereceğim.
12 Eylül 1980 askeri darbesinden tam 8 yıl sonra 1988 yılında ben Dicle Üniversitesinde Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak çalışmaya başlamıştım. Rektörümüz ise emekli bir paşa olan Prof. Dr. Sedat Arıtürk’’tü. Üniversitemizi düzenli olarak Milli Güvenlik Kurulu Üyeleri teftiş ederdi.
Biz aslında askeri kışlanın sivil giyinen versiyonuyduk.
Tamamı general olan kurul üyelerinin çantasında ise tüm Üniversite çalışanlarının fişleri bulunurdu. Listenin MİT tarafından hazırlandığını her denetimde de güncelleştirildiğini bilirdik.
Yine bu denetimlerin yapıldığı bir gün Sedat paşa beni çağırdı. Yüzünde kaygılı bir ifade vardı. Üniversite Kütüphanesine ilk İnterneti bağlamaya çalışan ve Amerika’’dan yeni gelen ( ulaşamadığım ve onayını alamadığım için adını yazamıyorum) ’…. hocamızın senato odasına gelmesini istedi.
Dicle Üniversitesine ilk İnternetti getirmek isteyen hocamızı hemen Batman Meslek Yüksek Okuluna sürgün ettiler. Sonradan öğrendim ki.. Milli Güvenlik Kurulundan gelen denetçiler İnterneti sakıncalı bir faaliyet olarak algılamış ve bu iş için mücadele eden hocanın uzaklaştırılmasını uygun görmüşlerdi.
Bu yüzden Dicle Üniversitesinin İnternetle tanışması da çok geç olmuştur.
Bugün Üniversitelerde İnternet yasak değil lakin,.. o yasakçı zihniyetin temsilcisi ve uygulayıcısı YÖK hala sağlam biçimde ayakta duruyor.
Üniversitelerimiz, ülkemizin sorunlarıyla ilgilenmiyor. Bilimsel çözümler üretmiyor, sosyal ya da siyasal projeler geliştiremiyor. Sınırlı sayıdaki bilim adamı kampusun dışındaki gelişmeleri sorgulamıyor.
Bir Üniversite düşünün..
Bulunduğu coğrafyada, yanı başında 40 bin cana mal olan ve 35 yıldır devam eden kardeş kavgasıyla ilgili tek satırlık bilimsel çalışma yapmıyor, yapamıyor.
Hükümetler de, halka da, o üniversiteye, o bilim adamlarına ’“ ya biz bu terör kumpasından nasıl kurtulacağız. Yok mu bir tespitiniz’” diye sorma gereksinimi duymuyor.
Öncü, yol ve hedef gösterici olması gerek üniversiteler, toplum yaşamından, gerçeklerinden uzak bir strateji izliyor. Çocuklarımız da aynı biçimde yetiştiriliyor.
Üniversitelerimiz, hinterlantlarına düşen alanda yapısal değişimin öncüsü olamadıkları gibi, bu değişimin çok gerisinde kalıyorlar. Yeni yaşam biçiminin mimarı olamıyorlar, biz dışarıdan kopya yoluyla edindiklerimizi izlemekle yetiniyoruz.
Lütfen yanlış anlaşılmasın.
Ben üniversitelerden toplum mühendisliği hizmeti istemiyorum. Bu ülkenin geleceğinin bilimsel temellerinin oluşturulmasında geç kaldıklarına inanıyorum.
Araştırma, geliştirme harcamalarına ayrılan paya gelince onu da ayrı bir yazı konusu yapacağım.
Sonuç olarak;
Kol gücünden, beyin gücüne geçmek için geç kaldık, geç kalıyoruz.